Bu surenin adı "Mücadele" veya "Mücadile" olarak bilinir. Bu ad, surenin ilk ayetinde geçen "tucâdiluke" fiilinden alınmıştır. Çünkü surenin girişinde beyan edilen bir olayı, yani bir kadının Hz. Peygamber'den (s.a) kocasıyla arasındaki "zıhar" meselesine çözüm bulmasını, böylelikle kendisini ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarması için sürekli ve ısrarlı taleplerini, Allahu Teâlâ, "Mücadele" olarak nitelemiştir. Dolayısıyla surenin adı da "Mücadele" olmuştur. Ancak bu kelimeyi "Mücadile" şeklinde ism-i fail olarak okumak da mümkündür ki o zaman, söz konusu meselede ısrar eden kadına atıf yapılmış olur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir rivayet bulunmamaktadır. Ancak sure içinde mevcut bir karineden hareketle, bu surenin 5. hicri yılın Şevval ayında yapılan Ahzab Gazvesi'nden sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Ahzab Suresi'nde, evlatlık edinilen çocukların, gerçek evladın yerini almasının mümkün olmadığı beyan edilirken, kendilerine zihar yapılan kadınların da, hiç bir surette kocalarının anneleri konumuna geçemeyeceği vurgulanmıştır. Mesele, sadece bu kadar kısa bir değini ile geçiştirilmiş ve zıharın, günah veya bir suç olduğu şeklinde bir tanım yapılmayıp, hadise bir hükme de bağlanmamıştır. Fakat bu surede zıhar olayının ayrıntılarına inilerek, bir hükme bağlanması, sözkonusu ayrıntıların Ahzab Suresi'nden sonra nazil olduğunu ortaya koyuyor.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede Müslümanlara kendileri ile ilgili birtakım meselelerde çözüm yolları gösterilmiştir.
Surenin girişinden 6. ayete kadar zıhar olayının şer'i hükümleri açıklanmıştır. Aynı zamanda Müslümanlar şiddetle ikaz edilerek kendilerine Müslüman olduktan sonra cahiliyyenin örf ve adetlerine bağlı kalmanın, Allah'ın koyduğu sınırları aşmak ve O'nun kurallarına karşı çıkmak anlamına geleceği anlatılmıştır. Böyle bir davranış ise, yani insanın kendi keyfince kurallar vazetmesi kesin surette iman ile çelişir, sonuçta insanı dünyada hüsrana götürür ve ahirette de insan bu yüzden hesaba çekilir.
7. ve 10. ayetlerde münafıklar, kendi aralarında yaptıkları dedikodular ve gizli gizli fısıldaşmalarından ötürü ikaz edilmişlerdir. Çünkü onlar bu şekilde bozgunculuk çıkarmak için gizli planlar kuruyorlar ve kalplerindeki kin ve buğz nedeniyle, tıpkı Yahudiler gibi Hz. Peygamber'e (s.a.) selam veriyorlardı. Fakat söyledikleri sözler bedduadan başka bir şey değildi. Ayrıca bu ayetlerde Müslümanlara, onların yaptıkları gizli planların kendilerine hiç bir zarar veremeyeceği, Allah'a tevekkül edip, O'nun yolunda sabırla yürümeleri gerektiği anlatılarak, teselli verilmiştir.
Ayrıca ihlaslı müminlerin kendi aralarında günah, zulüm ve Hz. Peygamber'e (s.a.) karşı çıkmak hakkında konuşmayacakları ve onların sadece iyilik ile takva üzere bir araya gelecekleri vurgulanarak ahlâkî dersler vazedilmiştir.
11. ve 13. ayetlerde ise, Müslümanlara birtakım sosyal kurallar tebliğ edilmiştir. Çünkü kendilerinde (o dönemde) bazı sosyal zaaflar bulunmaktaydı. Nitekim günümüz Müslümanlarında da aynı zaaflar hâlâ vardır. Sözgelimi, bir meclise dışarıdan biri geldiğinde, orada oturanlar yeni gelen kardeşlerine yer vermek için, kendilerini toplamak gibi bir zahmete katlanmazlar. Tabii ki bu durumda yeni gelen şahıs ayakta kalır ve zorunlu olarak kapının önünde oturur veya geri döner ya da oturanların üzerlerinden atlayarak kendisine yer bulmak için içeri dalar. Bu tür durumlar Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisinde de vuku bulduğu için bu surede Müslümanlara bencil ve katı davranmayıp, başkalarına karşı daha hoşgörülü olmaları ve böyle durumlarda yeni gelen kimselere yer vererek, cömertliklerini sergilemeleri emredilmiştir.
Ayrıca insanlarda bir başka zaaf daha vardır ki o da, bir kimseyi ziyaret ettiklerinde (özellikle önemli bir kimseyi) o şahsın yanında oldukça fazla kalmaları ve uzun bir süre oturmakla ziyaretine gittikleri şahsa ne kadar eziyet verdiklerini ve ayrıca önemli işlerden o şahsı alıkoyduklarını düşünmemeleridir.
Şayet ev sahibi kendilerine gitmelerini söyleyecek olsa, hemen gücenirler. Kendilerini bırakıp, oradan ayrılsa, onu ahlâksızca davranmakla suçlarlar. Keza ima yoluyla, başka işleri olduğunu söylemeye çalışsa, bu sefer hiç dikkate almazlar. İşte Hz. Peygamber (s.a) de bu tür problemlerle karşı karşıyaydı. Öyle ki bazı kimseler, sırf Rasulullah'ın (s.a) sohbetinin lezzetinden dolayı, kendisini önemli bir takım işlerden alıkoyduklarını hiç düşünmüyorlardı. Bu nedenlerden ötürü, surede Müslümanlara, kendilerine sohbetin sona erdiği bildirilince, hemen dağılmaları söylenmiştir.
Yine bir başka zaaf da, gerekli gereksiz herkesin Hz. Peygamber (s.a) ile özel görüşme konusundaki ısrarlı talepleriydi. Nitekim bu kimseler Hz. Peygamber'le (s.a) meclis içinde fısıltılı konuşuyorlardı ki bu da hem Hz. Peygamber'i hem de bu meclisde bulunanları rahatsız ediyordu. Bu sebep dolayısıyla, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a) ile bu şekilde görüşmek isteyenlerin, görüşme öncesinde sadaka vermeleri şartını koydu. Böylelikle, bu davranışın kötü bir adet olup, terk edilmesi gerektiği hususunda Müslümanların uyarılması amaçlanmıştı. Gerçekten de, Müslümanlar bu kötü adeti terk ettikleri için, bu şart bir süre sonra yürürlükten kaldırılmıştır.
14. Ayetten surenin sonuna kadar, içinde ihlaslı müminlerin, münafıkların ve mütereddid kimselerin bulunduğu İslâm toplumuna, açıkça ihlasın ölçüsünün ne olduğu bildirilmiştir. Çünkü bir kısım Müslümanlar, kafirlerle dostluklarını sürdürüyorlar, İslâm'a zarar verse de, sırf çıkarları için bir tavır almaktan kaçınıyorlardı.
Bu yüzden çevrede İslâm hakkında kuşkular oluşuyor ve bazı mütereddid kimseler Müslüman olmaktan kaçınıyorlardı. Müslümanların saflarında görülen çıkarcı kimseler ikiyüzlülükleri dolayısıyla ceza almaktan da korunuyorlardı, ama ihlaslı müminler böyle değildi. Onlar değil başkalarını; analarını, babalarını, çocuklarını, kabilelerini bile İslâm'ın çıkarları söz konusu olduğunda savunmuyorlardı. Çünkü kalplerinde Allah ve Rasulünün düşmanlarına yer yoktu. Allah Teâlâ açıkça, birinci grupdaki Müslümanların da gerçek müminler olup, Allah'ın hizbine dahil bulunduklarını beyan etmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
58
Mücadeleci Kadın · Medine
المجادلة
22
Sure Adı Açıklaması
Bu surenin adı "Mücadele" veya "Mücadile" olarak bilinir. Bu ad, surenin ilk ayetinde geçen "tucâdiluke" fiilinden alınmıştır. Çünkü surenin girişinde beyan edilen bir olayı, yani bir kadının Hz. Peygamber'den (s.a) kocasıyla arasındaki "zıhar" meselesine çözüm bulmasını, böylelikle kendisini ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarması için sürekli ve ısrarlı taleplerini, Allahu Teâlâ, "Mücadele" olarak nitelemiştir. Dolayısıyla surenin adı da "Mücadele" olmuştur. Ancak bu kelimeyi "Mücadile" şeklinde ism-i fail olarak okumak da mümkündür ki o zaman, söz konusu meselede ısrar eden kadına atıf yapılmış olur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir rivayet bulunmamaktadır. Ancak sure içinde mevcut bir karineden hareketle, bu surenin 5. hicri yılın Şevval ayında yapılan Ahzab Gazvesi'nden sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Ahzab Suresi'nde, evlatlık edinilen çocukların, gerçek evladın yerini almasının mümkün olmadığı beyan edilirken, kendilerine zihar yapılan kadınların da, hiç bir surette kocalarının anneleri konumuna geçemeyeceği vurgulanmıştır. Mesele, sadece bu kadar kısa bir değini ile geçiştirilmiş ve zıharın, günah veya bir suç olduğu şeklinde bir tanım yapılmayıp, hadise bir hükme de bağlanmamıştır. Fakat bu surede zıhar olayının ayrıntılarına inilerek, bir hükme bağlanması, sözkonusu ayrıntıların Ahzab Suresi'nden sonra nazil olduğunu ortaya koyuyor.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede Müslümanlara kendileri ile ilgili birtakım meselelerde çözüm yolları gösterilmiştir.
Surenin girişinden 6. ayete kadar zıhar olayının şer'i hükümleri açıklanmıştır. Aynı zamanda Müslümanlar şiddetle ikaz edilerek kendilerine Müslüman olduktan sonra cahiliyyenin örf ve adetlerine bağlı kalmanın, Allah'ın koyduğu sınırları aşmak ve O'nun kurallarına karşı çıkmak anlamına geleceği anlatılmıştır. Böyle bir davranış ise, yani insanın kendi keyfince kurallar vazetmesi kesin surette iman ile çelişir, sonuçta insanı dünyada hüsrana götürür ve ahirette de insan bu yüzden hesaba çekilir.
7. ve 10. ayetlerde münafıklar, kendi aralarında yaptıkları dedikodular ve gizli gizli fısıldaşmalarından ötürü ikaz edilmişlerdir. Çünkü onlar bu şekilde bozgunculuk çıkarmak için gizli planlar kuruyorlar ve kalplerindeki kin ve buğz nedeniyle, tıpkı Yahudiler gibi Hz. Peygamber'e (s.a.) selam veriyorlardı. Fakat söyledikleri sözler bedduadan başka bir şey değildi. Ayrıca bu ayetlerde Müslümanlara, onların yaptıkları gizli planların kendilerine hiç bir zarar veremeyeceği, Allah'a tevekkül edip, O'nun yolunda sabırla yürümeleri gerektiği anlatılarak, teselli verilmiştir.
Ayrıca ihlaslı müminlerin kendi aralarında günah, zulüm ve Hz. Peygamber'e (s.a.) karşı çıkmak hakkında konuşmayacakları ve onların sadece iyilik ile takva üzere bir araya gelecekleri vurgulanarak ahlâkî dersler vazedilmiştir.
11. ve 13. ayetlerde ise, Müslümanlara birtakım sosyal kurallar tebliğ edilmiştir. Çünkü kendilerinde (o dönemde) bazı sosyal zaaflar bulunmaktaydı. Nitekim günümüz Müslümanlarında da aynı zaaflar hâlâ vardır. Sözgelimi, bir meclise dışarıdan biri geldiğinde, orada oturanlar yeni gelen kardeşlerine yer vermek için, kendilerini toplamak gibi bir zahmete katlanmazlar. Tabii ki bu durumda yeni gelen şahıs ayakta kalır ve zorunlu olarak kapının önünde oturur veya geri döner ya da oturanların üzerlerinden atlayarak kendisine yer bulmak için içeri dalar. Bu tür durumlar Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisinde de vuku bulduğu için bu surede Müslümanlara bencil ve katı davranmayıp, başkalarına karşı daha hoşgörülü olmaları ve böyle durumlarda yeni gelen kimselere yer vererek, cömertliklerini sergilemeleri emredilmiştir.
Ayrıca insanlarda bir başka zaaf daha vardır ki o da, bir kimseyi ziyaret ettiklerinde (özellikle önemli bir kimseyi) o şahsın yanında oldukça fazla kalmaları ve uzun bir süre oturmakla ziyaretine gittikleri şahsa ne kadar eziyet verdiklerini ve ayrıca önemli işlerden o şahsı alıkoyduklarını düşünmemeleridir.
Şayet ev sahibi kendilerine gitmelerini söyleyecek olsa, hemen gücenirler. Kendilerini bırakıp, oradan ayrılsa, onu ahlâksızca davranmakla suçlarlar. Keza ima yoluyla, başka işleri olduğunu söylemeye çalışsa, bu sefer hiç dikkate almazlar. İşte Hz. Peygamber (s.a) de bu tür problemlerle karşı karşıyaydı. Öyle ki bazı kimseler, sırf Rasulullah'ın (s.a) sohbetinin lezzetinden dolayı, kendisini önemli bir takım işlerden alıkoyduklarını hiç düşünmüyorlardı. Bu nedenlerden ötürü, surede Müslümanlara, kendilerine sohbetin sona erdiği bildirilince, hemen dağılmaları söylenmiştir.
Yine bir başka zaaf da, gerekli gereksiz herkesin Hz. Peygamber (s.a) ile özel görüşme konusundaki ısrarlı talepleriydi. Nitekim bu kimseler Hz. Peygamber'le (s.a) meclis içinde fısıltılı konuşuyorlardı ki bu da hem Hz. Peygamber'i hem de bu meclisde bulunanları rahatsız ediyordu. Bu sebep dolayısıyla, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a) ile bu şekilde görüşmek isteyenlerin, görüşme öncesinde sadaka vermeleri şartını koydu. Böylelikle, bu davranışın kötü bir adet olup, terk edilmesi gerektiği hususunda Müslümanların uyarılması amaçlanmıştı. Gerçekten de, Müslümanlar bu kötü adeti terk ettikleri için, bu şart bir süre sonra yürürlükten kaldırılmıştır.
14. Ayetten surenin sonuna kadar, içinde ihlaslı müminlerin, münafıkların ve mütereddid kimselerin bulunduğu İslâm toplumuna, açıkça ihlasın ölçüsünün ne olduğu bildirilmiştir. Çünkü bir kısım Müslümanlar, kafirlerle dostluklarını sürdürüyorlar, İslâm'a zarar verse de, sırf çıkarları için bir tavır almaktan kaçınıyorlardı.
Bu yüzden çevrede İslâm hakkında kuşkular oluşuyor ve bazı mütereddid kimseler Müslüman olmaktan kaçınıyorlardı. Müslümanların saflarında görülen çıkarcı kimseler ikiyüzlülükleri dolayısıyla ceza almaktan da korunuyorlardı, ama ihlaslı müminler böyle değildi. Onlar değil başkalarını; analarını, babalarını, çocuklarını, kabilelerini bile İslâm'ın çıkarları söz konusu olduğunda savunmuyorlardı. Çünkü kalplerinde Allah ve Rasulünün düşmanlarına yer yoktu. Allah Teâlâ açıkça, birinci grupdaki Müslümanların da gerçek müminler olup, Allah'ın hizbine dahil bulunduklarını beyan etmiştir.
Kad semiallâhu kavlelletî tucâdiluke fî zevcihâ ve teştekî ilallâhi vallâhu yesmeu tehâvurekumâ, innellâhe semî’un basîr(basîrun).
(Ey Muhammed) Kocası hakkında sana sık sık başvuran (sonunda halinden) Allah'a da niyazda bulunan (yaşlı) kadının şikâyetini Allah elbette işitmiştir. (Ve haklı bulmuştur. Zaten..) Allah sizin konuşmanızı işitiyordu, çünkü Allah her şeyi hakkıyle işitendir, hakkıyle bilendir.— O. Kuntman
Ellezîne yuzâhirûne minkum min nisâihim mâ hunne ummehâtihim, in ummehâtuhum illellâî velednehum, ve innehum le yekûlûne munkeren minel kavli ve zûrâ(zûren), ve innellâhe le afuvvun gafûr(gafûrun).
İçinizden (cahiliye âdetine uyarak) "Zıhar" yapanların (kadınlarını kendilerine, anaları gibi haram sayanların davranışı doğru değildir, çünkü) kadınları onların anaları olamaz. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. (Artık eşleri onların anaları nasıl olabilir?) Kuşkusuz onlar çirkin ve yalan bir laf söylüyorlar. (*) Muhakkak ki Allah, affedici ve bağışlayandır. (Kullarının ağzından istemeyerek böyle söz söylemiş olanların günahını bağışlar ve bu "Zıhar"dan meydana gelen nahoş halden kurtulmaları için şu hükümleri bildirir)— O. Kuntman
Vellezîne yuzâhirûne min nisâihim summe yeûdûne li mâ kâlû fe tahrîru rekabetin min kabli en yetemâssâ, zâlikum tûazûne bih(bihî), vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).
Eşlerinden zıhar ile münasebette bulunmayıp ta, sonra (pişman olarak) sözlerinden dönenlerin, eşleriyle temas etmeden önce (zıharın vebâlinden kurtulmak için) bir köleyi azat etmeleri gerekir, size böyle öğüt verilmiş olmaktadır. (Ki bundan sonra öyle çirkin davranışlarda bulunmayasınız) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.— O. Kuntman
Fe men lem yecid fe siyâmu şehreyni mutetâbiayni min kabli en yetemâssâ, fe men lem yestetı’ fe ıt’amu sittîne miskînâ(miskînen), zâlike li tû’minû billâhi ve resûlih(resûlihî), ve tilke hudûdullâh(hudûdullâhi), ve lil kâfirîne azâbun elîm(elîmun).
Fakat kim (azat edeceği bir köle) bulamazsa, eşiyle buluşmadan evvel ardarda iki ay oruç tutması gerekir. (Hastalığından dolayı) Buna da güç yetiremeyen kimsenin ise artık altmış yoksulu doyurması gerekecektir. (Bu kolaylığın takdir edilmesi) Allah'a ve Resulüne iman etmenizden dolayıdır, Bunlar Allah’ın hudûdudur. (Haram kıldığı şeylerdir, bunları) İnkâr edenler için ise çetin bir azap vardır.— O. Kuntman
İnnelleziyne yuhâdûnellâhe ve resûlehu kubitû kemâ kubitellezîne min kablihim ve kad enzelnâ âyâtin beyyinât(beyyinâtin), ve lil kâfirîne azâbun muhîn(muhînun).
Kuşkusuz Allah’a ve Resulüne karşı gelenler, (zıhar yasağı gibi hükümleri hiçe sayıp cahiliye devrinin geleneklerini sürdürmeye yeltenenler) kendilerinden öncekiler nasıl alçaltıldı ise öyle alçaltılacaklardır. Oysa biz onlara apaçık ayetler (hükümler) indirdik, bunları hiçe sayan kâfirlere (ahirette de) alçaltıcı bir azap vardır.— O. Kuntman
E lem tere ennellâhe ya’lemu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ huve râbiuhum ve lâ hamsetin illâ huve sâdisuhum ve lâ ednâ min zâlike ve lâ eksere illâ huve me’ahum eyne mâ kânû, summe yunebbiuhum bi mâ amilû yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), innellâhe bi kulli şey’in alîm(alîmun).
(Ey Muhammed, kalp gözüyle) Bak da gör! Allah göklerde ve yerde cereyan eden her şeyi bilir!.. Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka, O'dur; beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur; bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar kuşkusuz O, onlarla beraberdir! Sonra kıyâmet günü onlara, yaptıklarını haber verecektir; şüphe yok ki Allah her şeyi hakkıyle bilendir!— O. Kuntman
E lem tere ilellezîne nuhû aninnecvâ summe yeûdûne li mâ nuhû anhu ve yetenâcevne bil ismi vel udvâni ve ma’siyetir resûl(resûli), ve izâ câûke hayyevke bi mâ lem yuhayyike bihillâhu, ve yekûlûne fî enfusihim lev lâ yuazzibunâllâhu bi mâ nekûl(nekûlu), hasbuhum cehennem(cehennemu), yaslevnehâ, febi’sel masîr(masîru).
(Ey Muhammed) Gizli konuşmaktan men edildikleri halde, (yasağı çiğneyerek) günah, düşmanlık ve -Peygambere karşı gelmek hususunda- aralarında, gizlice konuşanlarla da bak ki, onlar sana geldikleri zaman seni, Allah'ın selamı (Esselamu aleyk) ile selamlamazlar. (Da "Essemü aleyk- ölüm senin üzerine olsun” derler) Kendi aralarında da, "Bu sözümüz yüzünden Allah’ın bize -derhal- azap etmesi gerekmez miydi?" diye alay ederler. Cehennem onlara yeter. (Onları ancak cehennem paklar) oraya gireceklerdir, orası ne kadar kötü bir son duraktır.— O. Kuntman
Yâ eyyuhâllezîne âmenû iza tenâceytum fe lâ tetenâcev bil ismi vel udvâni ve ma’siyetir resûli ve tenâcev bil birri vet takvâ, vettekûllâhellezî ileyhi tuhşerûn(tuhşerûne).
Ey iman edenler aranızda konuşurken, günaha, düşmanlığa ve Peygambere (onun emirlerine) karşı gelmeye ait bir söz sarf etmeyin, ancak iyilik ve takvayı konuşun, huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun.— O. Kuntman
İnne men necvâ mineş şeytâni li yahzunellezîne âmenû ve leyse bi dârrihim şey’en illâ bi iznillâh(iznillâhî), ve alâllâhi fel yetevekkelil mû’minûn(mû’minûne).
(Kâfirlerin ve münafıkların yaptığı) Gizli konuşmalar şeytandandır ve sırf iman edenleri üzmek içindir, oysa Allah’ın izni olmadıkça- şeytan- müminlere hiçbir zarar veremez. Müminler -her hususta- Allah'a güvenip dayansınlar.— O. Kuntman
Ey iman edenler size toplantılarda, "yer açın" denildiğinde, -gelenlere- yer verin ki, Allah da size genişlik versin. (Her işinizde kolaylık versin) Size "kalkın" denilince de -gelen zâtlara- yer verin ki, Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilmiş olanları derecelerle yükseltsin! (Kalkmayı kendisi için bir eziklik kabul etmesin, aksine bu davranış Allah katında bir meyizettir) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.— O. Kuntman
Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ nâceytumur resûle fe kaddimû beyne yedey necvâkum sadakah(sadakaten), zâlike hayrun lekum ve athar(atharu), fe in lem tecidû fe innellâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Ey iman edenler, Peygamberle mahrem bir şey konuşacağınız vakit, bu konuşmanızdan önce sadaka verin, bu sizin için daha hayırlı ve faziletli bir davranıştır, şayet bir şey bulamazsanız bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhametli olandır!— O. Kuntman
E eşfaktum en tukaddimû beyne yedey necvâkum sadekât(sadekâtin), fe iz lem tef’alû ve tâballâhu aleykum, fe ekîmûs salâte ve âtûz zekâte ve etîûllâhe ve resûleh(resûlehu), vallâhu habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).
(Ey Peygambere çok sık müracatta bulunanlar) Her dilekten önce sadaka vermek size ağır geldi de bunu yapamadınız. Allah sizi affettiğine göre, (bu yükü üzerinizden kaldırdığına göre) artık namazınızı kılın, zekâtı verin ve Allah'a ve Peygamberine itaat edin, Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.— O. Kuntman
E lem tere ilellezîne tevellev kavmen gadıballâhu aleyhim, mâ hum minkum ve lâ minhum ve yahlifûne alel kezibi ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
(Ey Muhammed) Allah’ın gazap ettiği bir topluluğu (yahudileri) dost edinen şu kimselere (münafıklara) bak. Onlar ne sizlerdendir ne de diğer taraftan, onlar yalan yere yemin ederler. ("Vallahi biz müslümanız” derler)— O. Kuntman
Len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum min allâhi şey’â(şey’en), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Onların malları ve oğulları; Allah katında kendilerine hiçbir yarar sağlamaz, onlar cehennem yârânıdırlar ve orada sonsuza dek kalacaklardır.— O. Kuntman
Yevme yeb’asuhumullâhu cemîan fe yahlifûne lehu kemâ yahlifûne lekum ve yahsebûne ennehum alâ şey’in, e lâ innehum humul kâzibûn(kâzibûne).
Kıyamet günü Allah onların hepsini yeniden diriltecek; -size yemin ettikleri gibi- O’na da yemin edeceklerdir. Onlar kendilerinin iyi bir şey üzerinde olduklarını sanırlar. (Yeminlerinin insanların yanında yarar sağladığı gibi Allah katında da geçerli olacağını zannederler) İyi bilin ki onlar düpedüz yalancıdırlar.— O. Kuntman
İstahveze aleyhimuş şeytânu fe ensâhum zikrallâh(zikrallâhi), ulâike hizbuş şeytân(şeytâni), elâ inne hizbeşşeytâni humul hâsirûn(hâsirûne).
Şeytan onları hükmü altına almış ve onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur, artık onlar şeytanın tayfalarıdırlar, iyi bilin ki, şeytanın peşinden gidenler muhakkak hüsrana uğrayanların (kendilerine yazık edenlerin) ta kendileridir.— O. Kuntman
Keteballâhu le aglibenne ene ve rusulî, innallâhe kaviyyun azîz(azîzun).
Allah "Andolsun ki, Ben ve Peygamberlerim elbette gâlip geleceğiz" diye yazmıştır. (Levh-i mahfuz’da öyle takdir buyurmuştur) Şüphe yok ki Allah eşsiz kuvvete sahip olan, her şeye gücü yetendir!— O. Kuntman
Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).
(Ey Muhammed) Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah'a ve Resulüne karşı gelenlerle, -onlar kendi babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları dahi olsa- dostluk ettiğini göremezsin. Onlar o kimselerdir ki Allah, onların kalbine imanı yerleştirmiş ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir, onları -sonsuza dek kalacakları- ağaçlarının altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı, onlar da O'ndan razı olmuşlardır, işte onlar Allah’ın erleridir. (Dininin yardımcılarıdır) Ve onlar murâdlarına erenlerin ta kendileridir!— O. Kuntman
58:22
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar