Surenin adı, içinde mü'min bir kimseden bahsedilen 28. ayetten alınmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İbn Abbas ve Cabir b. Ziyad'a göre, bu sure Zümer Suresi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu surenin Kur'an'daki tertibi, nüzul sırasıyla mutabakat halindedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: Bu surenin ihtiva ettiği konulardan, surenin nazil olduğu zamanda, müslümanların ne gibi zorluklarla karşı karşıya bulundukları ve o dönemin şartları oldukça açık bir şekilde anlaşılıyor. Müşrikler Mekke'de, Rasûlullah'ın (s.a) davetine iki tür yöntemle karşı koyuyorlardı. Birincisi, çeşitli tartışma ortamları açmak ve yalan, iftira yoluyla Rasûlullah'ı (s.a) ve müslümanları yıpratmak. Böylece hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan kimselerin kafalarında istifhamlar oluşturarak, onları tereddüde düşürmek istiyorlardı. İkincisi Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesini sağlamak için şiddetli bir muhalefet havası estirerek planlar yapıyorlardı. Böylece o öldürülse bile, hiç kimse aldırmayacaktı. Hatta bir defasında Hz. peygamber'i (s.a) öldürme denemesine dahi kalkıştılar. Buhari, Abdullah bin Ömer bin As'tan şöyle bir rivayet nakleder: "Bir gün Rasûlullah (s.a) Harem-i Şerif'te namaz kılmakta idi. Aniden Ukbe bin Ebi Muayt, Rasûlullah'ın (s.a) boynuna bir bez parçası sardı ve sıkmak sureti ile onu öldürmeye kalkıştı. Tam o sırada Hz. Ebubekir (r.a) yetişerek, Ukbe'yi itti ve Rasûlullah'ı (s.a) onun elinden kurtardı."
Hz. Abdullah, Hz. Ebubekir'in (r.a) Ukbe ile mücadele ederken "Siz sadece "Benim Rabbim Allah'tır." dediği için mi bir kimseyi öldürüyorsunuz?" dediğini söyler. Aynı hadisi farklı bir şekilde İbn Hişam ve ayrıca Neseî ve İbn Ebi Hatim de nakletmişlerdir.
Konu: Surenin başında bu iki husus açıkça anlatıldıktan sonra, aynı konular çerçevesi içinde, gayet etkili ve ders verici yorumlar yapılmıştır. Kafirlerin, Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürme planları hakkında Al-i Firavun'un kıssası (23. ayetten 55. ayete kadar) zikredilerek şu üç gruba da ayrı ayrı dersler verilmiştir.
1) Kafirlere, "Sizler Firavun'un Hz. Musa'ya (a.s) yapmak istediği aynı şeyleri Hz. Muhammed'e de yapmak istiyorsunuz" denmektedir. Sizler kendi akibetinizin, Firavun'un akibeti gibi olmasını mı istiyorsunuz?"
2) Hz. Peygamber (s.a) ve ashabına Allah, "Bu zalim ve kafirler ne kadar kuvvetli ve size karşı ne kadar üstün görünüyorlarsa da, yaymaya çalıştığınız dinin sahibi olan Allah'ın herkesten kuvvetli ve herşeye kadir olduğuna yürekten inanmalısınız." diye buyurmaktadır. Binaenaleyh, bunların tehdit ve zulümlerine karşı Allah'a sığının ve hiç korkmadan İslâm dinini yaymak için çalışmaya devam edin. Allah'a iman edenlerin her türlü tehdide karşı verdikleri cevap, Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'a verdiği cevap gibidir: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınıyorum." Şayet sizler önünüzdeki tehlikelerden hiç korkmadan, İslâm'ı tebliğ etmeye devam ederseniz, şüphesiz o takdirde zafer sizlerin olacaktır. Günümüzün Firavun'ları da, Mısır Firavunu'nun gördüğü gibi zaferin iman edenlerin olduğunu göreceklerdir. Zafer gelinceye değin, üzerinize adeta bir tufan gibi arka arkaya gelen her türlü zulüm ve eleştiriye, sabırla karşı koymalısınız.
3) Bu iki grubun dışında, Rasûlullah'ın (s.a) davetinin hak olduğunu anlayan ve Kureyş kafirlerinin Hz. Peygamber'e (s.a.) haksız yere ve açıkça zulmettiğini gören üçüncü bir grup daha vardır. Fakat bu kimseler buna rağmen Hak-Batıl arasında devam eden savaşa seyirci kalıyorlar. Bu yüzden Allah, "Yazıklar olsun! Hakka tecavüz edilirken sizler hâlâ seyretmektesiniz" diye buyurdu. Böyle bir durumda vicdanı tamamen kararmamış olan kimseler her türlü bahaneyi bir kenara iterek, Hakkı savunmalıdırlar. Tıpkı Firavun'un Hz. Musa'yı (a.s) öldürmek istediğinde, o ana kadar imanını gizleyen bir mü'minin "Ben işimi Allah'a bırakıyorum" diyerek, Hakkı müdafaa için ortaya çıkışı gibi. Hepinizin bildiği gibi, Firavun o mü'mine dokunmaya cesaret edememiş ve ona bir zarar da verememiştir.
Kafirlerin, Mekke'de süren, Hakkı yenilgiye uğratma mücadelesine karşılık, Allah Teâlâ, tevhid ve ahiret düşüncesi ile ilgili delilleri serdetmiştir. Zaten kafirler ile Hz. Peygamber (s.a) arasındaki ihtilafın merkez noktası burasıydı. Bu delillerle, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) karşı ortaya koydukları tavrın ilmî ve mantıkî hiçbir delile dayanmadığı isbat edilmiştir. Ayrıca Allah, Kureyş'in ileri gelenlerinin asıl itirazlarının Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına olmayıp, bunun bir bahane olarak öne sürüldüğünü belirtmiştir. Onların asıl korkusu, iktidarın ellerinden çıkma ihtimaliydi. Bu yüzden, o kadar şiddetle Rasûlullah'a (s.a) karşı çıkıyorlardı. Dolayısıyla 58. ayette açıkça şöyle denilmiştir: "Sizlerin Peygambere karşı çıkmanızın nedeni tekebbürden başka bir şey değildir. Hz. Peygamber'in (s.a.) davetini kabul ettiğiniz takdirde büyüklüğünüzün ortadan kalkacağını bildiğinizden dolayı, Rasûlullah'ın (a.s) davetini engellemek için elinizden gelen her hileye başvuruyorsunuz."
Bu surede aynı konular işlenerek, kafirlere tekrar tekrar "Şayet bu mücadeleden vazgeçmezseniz, akibetiniz sizden önceki toplumlar gibi olacak ve ahirette de onlardan daha beter cezalara uğrayacaksınız. İşte o vakit pişman olursunuz ama pişmanlığınızın sizlere bir yararı dokunmaz" denilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
40
Bağışlayan · Mekke
غافر
85
Sure Adı Açıklaması
Surenin adı, içinde mü'min bir kimseden bahsedilen 28. ayetten alınmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İbn Abbas ve Cabir b. Ziyad'a göre, bu sure Zümer Suresi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu surenin Kur'an'daki tertibi, nüzul sırasıyla mutabakat halindedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: Bu surenin ihtiva ettiği konulardan, surenin nazil olduğu zamanda, müslümanların ne gibi zorluklarla karşı karşıya bulundukları ve o dönemin şartları oldukça açık bir şekilde anlaşılıyor. Müşrikler Mekke'de, Rasûlullah'ın (s.a) davetine iki tür yöntemle karşı koyuyorlardı. Birincisi, çeşitli tartışma ortamları açmak ve yalan, iftira yoluyla Rasûlullah'ı (s.a) ve müslümanları yıpratmak. Böylece hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan kimselerin kafalarında istifhamlar oluşturarak, onları tereddüde düşürmek istiyorlardı. İkincisi Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesini sağlamak için şiddetli bir muhalefet havası estirerek planlar yapıyorlardı. Böylece o öldürülse bile, hiç kimse aldırmayacaktı. Hatta bir defasında Hz. peygamber'i (s.a) öldürme denemesine dahi kalkıştılar. Buhari, Abdullah bin Ömer bin As'tan şöyle bir rivayet nakleder: "Bir gün Rasûlullah (s.a) Harem-i Şerif'te namaz kılmakta idi. Aniden Ukbe bin Ebi Muayt, Rasûlullah'ın (s.a) boynuna bir bez parçası sardı ve sıkmak sureti ile onu öldürmeye kalkıştı. Tam o sırada Hz. Ebubekir (r.a) yetişerek, Ukbe'yi itti ve Rasûlullah'ı (s.a) onun elinden kurtardı."
Hz. Abdullah, Hz. Ebubekir'in (r.a) Ukbe ile mücadele ederken "Siz sadece "Benim Rabbim Allah'tır." dediği için mi bir kimseyi öldürüyorsunuz?" dediğini söyler. Aynı hadisi farklı bir şekilde İbn Hişam ve ayrıca Neseî ve İbn Ebi Hatim de nakletmişlerdir.
Konu: Surenin başında bu iki husus açıkça anlatıldıktan sonra, aynı konular çerçevesi içinde, gayet etkili ve ders verici yorumlar yapılmıştır. Kafirlerin, Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürme planları hakkında Al-i Firavun'un kıssası (23. ayetten 55. ayete kadar) zikredilerek şu üç gruba da ayrı ayrı dersler verilmiştir.
1) Kafirlere, "Sizler Firavun'un Hz. Musa'ya (a.s) yapmak istediği aynı şeyleri Hz. Muhammed'e de yapmak istiyorsunuz" denmektedir. Sizler kendi akibetinizin, Firavun'un akibeti gibi olmasını mı istiyorsunuz?"
2) Hz. Peygamber (s.a) ve ashabına Allah, "Bu zalim ve kafirler ne kadar kuvvetli ve size karşı ne kadar üstün görünüyorlarsa da, yaymaya çalıştığınız dinin sahibi olan Allah'ın herkesten kuvvetli ve herşeye kadir olduğuna yürekten inanmalısınız." diye buyurmaktadır. Binaenaleyh, bunların tehdit ve zulümlerine karşı Allah'a sığının ve hiç korkmadan İslâm dinini yaymak için çalışmaya devam edin. Allah'a iman edenlerin her türlü tehdide karşı verdikleri cevap, Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'a verdiği cevap gibidir: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınıyorum." Şayet sizler önünüzdeki tehlikelerden hiç korkmadan, İslâm'ı tebliğ etmeye devam ederseniz, şüphesiz o takdirde zafer sizlerin olacaktır. Günümüzün Firavun'ları da, Mısır Firavunu'nun gördüğü gibi zaferin iman edenlerin olduğunu göreceklerdir. Zafer gelinceye değin, üzerinize adeta bir tufan gibi arka arkaya gelen her türlü zulüm ve eleştiriye, sabırla karşı koymalısınız.
3) Bu iki grubun dışında, Rasûlullah'ın (s.a) davetinin hak olduğunu anlayan ve Kureyş kafirlerinin Hz. Peygamber'e (s.a.) haksız yere ve açıkça zulmettiğini gören üçüncü bir grup daha vardır. Fakat bu kimseler buna rağmen Hak-Batıl arasında devam eden savaşa seyirci kalıyorlar. Bu yüzden Allah, "Yazıklar olsun! Hakka tecavüz edilirken sizler hâlâ seyretmektesiniz" diye buyurdu. Böyle bir durumda vicdanı tamamen kararmamış olan kimseler her türlü bahaneyi bir kenara iterek, Hakkı savunmalıdırlar. Tıpkı Firavun'un Hz. Musa'yı (a.s) öldürmek istediğinde, o ana kadar imanını gizleyen bir mü'minin "Ben işimi Allah'a bırakıyorum" diyerek, Hakkı müdafaa için ortaya çıkışı gibi. Hepinizin bildiği gibi, Firavun o mü'mine dokunmaya cesaret edememiş ve ona bir zarar da verememiştir.
Kafirlerin, Mekke'de süren, Hakkı yenilgiye uğratma mücadelesine karşılık, Allah Teâlâ, tevhid ve ahiret düşüncesi ile ilgili delilleri serdetmiştir. Zaten kafirler ile Hz. Peygamber (s.a) arasındaki ihtilafın merkez noktası burasıydı. Bu delillerle, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) karşı ortaya koydukları tavrın ilmî ve mantıkî hiçbir delile dayanmadığı isbat edilmiştir. Ayrıca Allah, Kureyş'in ileri gelenlerinin asıl itirazlarının Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına olmayıp, bunun bir bahane olarak öne sürüldüğünü belirtmiştir. Onların asıl korkusu, iktidarın ellerinden çıkma ihtimaliydi. Bu yüzden, o kadar şiddetle Rasûlullah'a (s.a) karşı çıkıyorlardı. Dolayısıyla 58. ayette açıkça şöyle denilmiştir: "Sizlerin Peygambere karşı çıkmanızın nedeni tekebbürden başka bir şey değildir. Hz. Peygamber'in (s.a.) davetini kabul ettiğiniz takdirde büyüklüğünüzün ortadan kalkacağını bildiğinizden dolayı, Rasûlullah'ın (a.s) davetini engellemek için elinizden gelen her hileye başvuruyorsunuz."
Bu surede aynı konular işlenerek, kafirlere tekrar tekrar "Şayet bu mücadeleden vazgeçmezseniz, akibetiniz sizden önceki toplumlar gibi olacak ve ahirette de onlardan daha beter cezalara uğrayacaksınız. İşte o vakit pişman olursunuz ama pişmanlığınızın sizlere bir yararı dokunmaz" denilmiştir.
(Hak ortaya çıktıktan, deliller ortaya konulduktan sonra) Kâfirlerden başkası, Allah’ın ayetleri hakkında tartışmaz. (Ey insan) onların şehirlerde -şimdilik rahatça- dolaşıp durmaları sakın seni şaşırtmasın.— O. Kuntman
Kezzebet kablehum kavmu nûhın vel ahzâbu min ba’dıhım ve hemmet kullu ummetin bi resûlihim li ye’huzûhu ve câdelû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka fe ehaztuhum, fe keyfe kâne ıkâb(ıkâbi).
Onlardan önce Nuh kavmi de -peygamberlerini- yalanladı. Sonraki ümmetler de! Her ümmet kendi peygamberini yakalamaya yeltendi; (öldürmeye teşebbüs etti, hatta öldürenler de oldu) hakkı batılla yok etmek için mücadele de etti. (Şirk ve küfürde direndi, bu yüzden) En sonunda ben de onları kıskıvrak yakaladım! (Cezalarını verdim) Azabım nasılmış? (Harabeleri göz önünde, onlar görsün de ibret alsınlar)— O. Kuntman
Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke vekıhim azâbel cahîm(cahîmi).
(Müminlere gelince) Arş'ı taşıyan melekler, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve müminlerin de bağışlanmasını dileyerek: "Ey Rabbimiz!.. Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır, tevbe eden, senin yoluna tabi olan kullarım bağışla, onları cehennem azabından koru."— O. Kuntman
Rabbenâ ve edhilhum cennâti adninilletî vaadtehum ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).
"Ey Rabbimiz!.. Onları, vadettiğin Adn cennetlerine erdir, babalarından, eşlerinden, soylarından sâlih olanları da!.. Kuşkusuz, her şeye gücü yeten, hüküm ve hikmet sahibi olan ancak Sensin Sen."— O. Kuntman
Vekıhimus seyyiât(seyyiâti), ve men tekıs seyyiâti yevme izin fe kad rahimteh(rahimtehu) ve zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
"Onları kötülüklerden koru!.. Çünkü sen kimi, -dünyada- korur isen, kuşkusuz o gün -ahirette- ona rahmet etmiş olursun. en büyük kurtuluş da ise budur!" derler.— O. Kuntman
İnnellezîne keferû yunâdevne le maktullâhi ekberu min maktikum enfusekum iz tud’avne ilel îmâni fe tekfurûn(tekfurûne).
Kâfirlere ise: "Şüphe yok ki, Allah’ın gazabı, sizin kendinizi kınamanızdan elbette daha büyüktür. Çünkü siz dünyada imana davet edildiğiniz halde, küfürde direnip duruyordunuz” diye nida ederler.— O. Kuntman
Kâlû rabbenâ emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni fa’terefnâ bi zunûbinâ fe hel ilâ hurûcin min sebîl(sebîlin).
Bunun üzerine onlar; Rablerine yalvarırlar ve: "Ey Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik (pişman olduk) Şimdi (bu ateşten) çıkmaya bir yol var mı?” (bizi geri dünyaya göndersen) derler.— O. Kuntman
Zâlikum bi ennehû izâ duiyallâhu vahdehu kefertum, ve in yuşrek bihî tu’minû, fel hukmu lillâhil aliyyil kebîr(kebîri).
(O zaman onlara; azaptan kurtulamazsınız) Bunun sebebi, "Yalnız Allah'a ibadete davet olunduğunuz zaman inkâr etmeniz, O'na ortak koşulduğunda ise tasdik etmenizdir. Artık hüküm yücelerin yücesi olan Allah’ındır" diye nida olunur.— O. Kuntman
Huvellezî yurîkum âyâtihî ve yunezzilu lekum mines semâi rızkâ(rızkan), ve mâ yetezekkeru illâ men yunîb(yunîbu).
(Ey insanlar) Size ayetlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O'dur. Bununla beraber o ayetlerden Allah'a yönelenlerden başkası ibret almaz.— O. Kuntman
Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten (kullarına derece derece yüksek manevi makamlar ihsan eden) Arş’ın sahibi olan Allah, -ümmetini kıyamet günü ile uyarsın diye- dilediği kuluna, emrinden olan vahyi indirir.— O. Kuntman
Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulkul yevm(yevme), lillâhil vâhidil kahhâr(kahhâri).
O gün onlar (kabirlerinden fırlayıp) çıkarlar, onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Allah, "Bu gün hükümranlık kimindir?'' buyurur. (Melekler tarafından): "Bir olan, her şeye gücü yeten, kahhâr olan Allah’ındır! (diye nida olunur)— O. Kuntman
Bu gün herkese, -dünyada- kazandığının karşılığı verilir. Bu gün haksızlık yoktur. (Hak ve adaletle hükmolunur) Şüphe yok ki Allah hesabı pek çabuk görendir!— O. Kuntman
Ve enzirhum yevmel âzifeti izil kulûbu ledel hanâciri kâzımîn(kâzımîne), mâ liz zâlimîne min hamîmin ve lâ şefîin yutâu.
(Ey Muhammed) Müşrikleri, yaklaşan gün -kıyamet günü- ile uyar. Ki o zaman dehşetten yürekleri ağızlarına gelecek, yutkunup duracaklardır. O gün zalimlerin ne bir dostu vardır, ne de -sözü geçerli- bir şefaatçisi.— O. Kuntman
Ya’lemu hâinetel a’yuni ve mâ tuhfîs sudûr(sudûru).
Allah gözlerin hain bakışını (bir kulun diğer birine kötü maksatla nazar atfettiğini) ve kalplerin gizlediğini (kalplerde gizlenen niyetleri) de bilir.— O. Kuntman
Vallâhu yakdî bil hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yakdûne bi şey’in, innallâhe huves semîul basîr(basîru).
Allah hak ve adaletle hükmeder, O'nu bırakıp taptıkları nesneler ise, (hiçbir şeye tasarruf edemedikleri gibi) hiçbir şeye de hükmedemezler. Şüphe yok ki Allah, her şeyi hakkıyle işitendir, her şeyi hakkıyle görendir.— O. Kuntman
E ve lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkibetullezîne kânû min kablihim, kânû hum eşedde min hum kuvveten ve âsâran fîl ardı fe ehazehumullâhu bi zunûbihim ve mâ kâne lehum minallâhi min vâk(vâkın).
Onlar yeryüzünde, -kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görüp ibret almak için- gezip dolaşmadılar mı? Ki o ümmetler kendilerinden daha kuvvetli ve yeryüzünde daha çok eser bırakan kimselerdi. Böyle iken Allah onları, günahları yüzünden yakaladı. (Cezalarını verdi) Allah’ın azabından onları koruyan da olmadı!— O. Kuntman
Zâlike bi ennehum kânet te’tîhim rusuluhum bil beyyinâti fe keferû fe ehazehumullâh(ehazehumullâhu), innehu kaviyyun şedîdul ikâb(ikâbi).
Bu azap onların başına, -Peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde, -küfürde direnmeleri yüzünden geldi. Allah da onları cezalandırdı. Şüphe yok ki Allah, eşsiz kuvvet sahibi ve azabı çok çetin olandır.— O. Kuntman
Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin).
23,24. And olsun ki biz Musa’yı, -Firavun'a, Haman'a ve Karun'a- ayetlerimizle ve mucizelerimizle gönderdik de, "Bu, yalancı sihirbazın biridir" dediler.— O. Kuntman
İlâ fir’avne ve hâmâne ve kârûne fe kâlû sâhirun kezzâb(kezzâbun).
23,24. And olsun ki biz Musa’yı, -Firavun'a, Haman'a ve Karun'a- ayetlerimizle ve mucizelerimizle gönderdik de, "Bu, yalancı sihirbazın biridir" dediler.— O. Kuntman
Fe lemmâ câehum bil hakkı min indinâ kâlûktulû ebnâellezîne âmenû meahu vestahyû nisâehum, ve mâ keydul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
O, katımızdan kendilerine hakk'ı getirince onlar Musa ile beraber iman etmiş olanların oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın" dediler. (Oysa) kâfirlerin düzeni heder olmaktan başka bir işe yaramaz. (Nitekim yaramadı)— O. Kuntman
Ve kâle fir’avnu zerûnî aktul mûsâ vel yed’u rabbeh(rabbehu), innî ehâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhire fîl ardıl fesâd(fesâde).
Firavun (Musa'yı öldürmeye yeltendi ve) "Beni -serbest- bırakın da Musa’yı öldüreyim, varsın o, Rabbine yalvarsın. (Bakalım Rabbi onu kurtaracak mı?) Onun sizin dininizi değiştirmesinden ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum " deyince,— O. Kuntman
Ve kâle mûsâ innî uztu bi rabbî ve rabbikum min kulli mutekebbirin lâ yû’minu bi yevmil hisâb(hisâbi).
Musa "Ben; hesap gününe inanmayan, büyüklük taslayarak böbürlenen her kimseden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım" diye cevap verdi.— O. Kuntman
Ve kâle raculun mû’minun min âli fir’avne yektumu îmânehû e taktulûne raculen en yekûle rabbiyallâhu ve kad câekum bil beyyinâti min rabbikum, ve in yeku kâziben fe aleyhi kezibuh(kezibuhu), ve in yeku sâdikan yusibkum ba’dullezî yeidukum, innallâhe lâ yehdî men huve musrifun kezzâb(kezzâbun).
O zaman, Firavun hanedanından olup da, imanını gizleyen mümin bir adam ortaya çıktı ve "Siz, -Rabbim Allah'tır- dedi diye onu öldürecek misiniz? Oysa o size Rabbinizden mucizeler getirmiştir. Eğer o yalancı ise, yalanı kendisinedir, fakat sözü doğru bir kimse ise, sizi uyardığı belâların bir kısmı olsun başınıza gelebilir. Muhakkak ki Allah, haddi aşan yalancı bir kimseyi hidayete erdirmez. (Eğer o, yalancı olsaydı, öyle mucizeler onun vasıtasıyle zuhura gelmezdi)— O. Kuntman
Yâ kavmi lekumul mulkul yevme zâhirîne fîl ardı fe men yensurunâ min be’sillâhi in câenâ, kâle fir’avnu mâ urîkum illâ mâ erâ ve mâ ehdîkum illâ sebîler reşâd(reşâdi).
Ey kavmim, bu gün mülk sizindir, yeryüzünde sizler hükümransınız. Fakat Allah’ın gazabı bize gelip çatarsa, bize kim yardım edebilir" diyerek onları uyardı. Bunun üzerine Firavun: "Ben size kendi görüşümü söylüyorum ve size doğru yolu gösteriyorum" dedi. (Böylece çekindi, Musa'yı öldürmeye cesaret edemedi.)— O. Kuntman
30,31. O mümin kul (ise uyarılarını şöyle sürdürdü ve) "Ey kavmim doğrusu ben -Nuh kavmine, Ad ve Semud kavmine ve onlardan sonra gelen ümmetlere olduğu gibi -sizin başınıza da öyle bir günün azabının çökmesinden korkuyorum. Allah kullarına elbette zulmetmek istemez! (Fakat hak davetini kabul etmeyip, şirk ve küfürde direnenlere elbette, cezalarını verir)— O. Kuntman
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar