Adını 38. âyette geçen ve müslümanların, işlerini aralarında danışma ile yapmalarının gereğini bildiren "Şurâ" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Nüzul zamanıyla ilgili kesin kayıt bulunmamasına rağmen bu sure muhtemelen "Fussilet Suresi"nden hemen sonra nazil olmuştur. Çünkü bu surenin muhtevası, "Fussilet Suresi"nin adeta bir devamı niteliğindedir. Fussilet Suresi'ni dikkatle mutalâa eden bir okuyucu; Mekke ve civarındaki her hassas insanın açıkça müşahede edebilmesi için, Kureyş'in ileri gelenlerinin ne kadar haksızca muhalefet yaptıklarını, buna mukabil Hz. Peygamber'in (s.a) davasının ne kadar ciddi ve mantıklı, kendisinin ne kadar şerefli bir insan olduğunun anlatıldığını görecektir. Bu hususun tam akabinde, İslâm davası öylesine net bir şekilde ortaya konmuştur ki, hakikate saygı gösteren bir kimsenin, artık Kur'an'ı reddetmesi mümkün değildir. Ancak dalâlet içinde olanlar müstesna. Çünkü onlar kör ve sağırlar gibidirler ve girdikleri cehalet bataklığından da çıkamazlar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin girişinde şöyle denilmiştir: "Sizler, elçimizin getirdiği mesaj hakkında niçin dedikodu yapıyorsunuz? Rasulullah'ın (s.a) bu daveti yeni bir şey olmadığı gibi, bu davet tarihte ilk defa gönderiliyor da değildir. Nitekim Allah, daha önce de seçtiği kullarına vahyini indirmiş ve insanlara hidayet göndermiştir. O halde kainatın yaratıcı ve hakimi olan Allah'ın biricik ma'bud oluşunda ne gibi bir acaiplik bulunmaktadır?
Asıl acaip olan, Allah'ın yarattığı nimetlerden yararlanmanıza rağmen, başkalarını ma'bud ittihaz etmeniz ve sizleri tevhide davet eden birine kızmanızdır. Oysa sizleri ve kainatı yaratan Allah'a ortak koşmanız, çok büyük bir cürümdür. Bu yüzden, göğün üzerinizde çatlaması, hiç de acaip olmaz. Sözkonusu küstahlığınıza melekler dahi hayret etmekte ve her an azabın üzerinize gelebileceğinden çekinmektedir.
Bundan sonra bir şahsın nebi veya rasul olarak gönderilmesinin, onun, insanların kaderini elinde tuttuğu ve onların nasiplerini değiştirebileceği anlamına gelmeyeceği anlatılmaktadır. Zaten hiçbir peygamber, böyle bir iddiada da bulunmamıştır. İnsanların kader ve kısmetleri ancak Allah'ın elindedir. Peygamberlerin vazifesi ise, sadece gaflet içinde olanları uyarmak ve onlara doğru yolu göstermektir. Peygamberi inkar ederek, ondan yüz çevirenlerden hesap sorulacak ve muhakkak surette azaba çarptırılacaklardır. Ancak, bunu Allah yapacaktır. Dolayısıyla, kendilerine tabi olmadığınızda ya da karşı geldiğinizde, sizleri helâk etmek ve kahretmekle tehdit eden dinî önderlerinizin iddia ettiği gibi, peygamberlerin de aynı iddiayla ortaya çıktığı düşüncesini zihninizden çıkarın. Bu yanlışın tashihi yanısıra, şu hususa da değinilmiştir: "Peygamber (s.a) sizlerin iyiliğinizi ister, kötülüğünüzü değil. Bu yüzden o, takip ettiğiniz yolun felakete götürdüğünü söyleyerek sizleri doğru yola davet etmektedir."
Daha sona Allah Teâlâ; "Niçin her insanı doğuştan hak yola koymadığı ve insanların inhiraf ederek sapıklığa düşmelerine izin verdiği" gibi meseleleri açıklamıştır. İnsanlara böyle bir serbestî tanımasının nedeni olarak da, onların kendi iradeleriyle Allah'ı tanımalarının ve böylece O'nun sonsuz nimetlerine kavuşmalarının istendiği bildirilmiştir. Bu özellik ise diğer mahlukata verilmemiştir. Bazı insanlar, kendi şuur ve iradeleriyle Allah'ı veli edinirler. İşte bu insanlara, Allah yardım eder, onlara doğru yolu gösterir, salih ameller nasip eder ve onları kendi rahmeti altına alır. Allah'dan başka veli edinen kimseler ise, Allah'ın rahmetinden mahrum kalırlar. Burada ayrıca gerçek velînin Allah olduğundan ve başka hiç kimsenin velâyet hakkına sahip bulunmadığından bahsedilmiştir. Bir kimsenin başarısı, gerçek velisini tesbit edebilmesine, yani yalnız Allah'ı veli edinebilmesine bağlıdır.
Daha sonra Rasulullah'ın öne sürdüğü iddianın keyfiyeti açıklanmıştır.
Öncelikle bilinmelidir ki, Allah, kâinatın ve insanların yaratıcısıdır. Dolayısıyla kainatın asıl sahibi, velisi ve hükümdarı da O'dur. İnsanlar için kurallar koymaya, onlara din ve şeriat vermeye, insanların aralarındaki ihtilaflarda, hakkın ve haksızlığın ne olduğunu bildirmeye de sadece O'nun yetkisi vardır.
O'nun dışında hiçbir kimsenin bu konularda söz söylemeye hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimsenin bu konularda söz söyleme hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimse, Allah'tan başkalarının koyduğu kurallara uyduğu takdirde, Allah'ı tek hakim kabul etse dahi, bu bir anlam ifade etmez. Çünkü Allah, insanlara başlangıçtan itibaren bir "din" vermiş, onlara gidecekleri yolu göstermiştir.
Tüm peygamberler, kavimlerine aynı dini getirmiş ve ayrı dinlerden bahsetmemişlerdir. Allah'ın tayin ettiği bu peygamberler, başından beri, nesilden nesile aynı dini takip etmişler ve diğer insanları da aynı dine davet etmişlerdir.
Bu din, sadece kabul etmekle yetinin diye değil, onu yeryüzünde hakim kılın, uygulayın ve arzdaki sapık dinleri ortadan kaldırarak, gerçek dini ikâme edin diye gönderilmiştir. Yine peygamberler bu dini sadece tebliğ etmek için değil, aynı zamanda diğer sapık dinlerin kökünü kazıyarak İslâm'ı hakim kılmaları için görevlendirilmişlerdir.
Aslında insanlar için gönderilen din aynıdır. Ancak peygamberlerden sonra bazı çıkarcı insanlar, sırf kendi menfaatleri için gerçek dini tahrif etmişler, ihtilaf çıkarmışlar ve böylelikle sayısız din ve mezhep icad etmişlerdir. Bütün bunların hepsi, gerçek dinin tahrif olmuş şekilleridir.
İşte Hz. Muhammed (s.a) tahrif edilmiş bu dinlerin yerine, gerçek dini tebliğ etmek ve onu hakim kılmaya çalışmak için gönderilmiştir. Sizler, bu yüzden Allah'a hamd edeceğinize, aksine akılsızlığınızdan dolayı Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkıyorsunuz. Bu saçma muhalefetinizden ötürü, Hz. Peygamber (s.a) asla davetten vazgeçmeyecektir. Çünkü o, bu davayı sonuna kadar sürdürmekle görevlendirilmiştir. Ondan hiçbir surette taviz beklemeyin, zira o, bu halis dine, sizin adet ve hurafelerinizi sokmayacaktır. Zaten onun görevi, dini bu hurafelerden arındırmaktır.
Sizler, Allah'tan başkasının koyduğu kuralları getirerek, Allah'ın dinine ne kadar büyük düşmanlık yaptığınızı idrak bile edemiyorsunuz. Bunun yanısıra dünyada yaptıklarınızı önemsemiyorsunuz, ama unutmayın ki bu, Allah'ın indinde şirktir, büyük bir suçtur ve cezası da çok ağırdır. Allah'a karşı gelerek kendiliğinden bir "din" ortaya koyanların ve bu dine uyanların hepsi de aynı cezaya çarptırılacaktır.
Dinin gerçek sınırları çizildikten sonra, "Rasulullah (s.a) sizleri yola getirebilmek için, en güzel üslupla tebliğ ve tavsiyede bulunmuştur." denilmektedir. Bir yanda Allah'ın kitabı, hakikati sizlere kendi dilinizde açıklarken, diğer yanda Hz. Peygamber'in (s.a) ve arkadaşlarının tertemiz hayatları, bu kitabın nasıl insan yetiştirdiğine birer örnek teşkil etmektedir. Fakat buna rağmen hidayeti kabul etmezseniz şayet, artık hiçbir şey sizleri doğru yola getiremez. Böylece sizler, asırlar boyu cehaletinizde ısrar etme sonucunda Allah'ın dalâlette kalanlar için takdir ettiği azaba çarptırılacaksınız.
Bu hakikatler beyan edilirken, yer yer de tevhid ve ahiret hakkında deliller öne sürülmekte ve ayrıca dünyada tamah etmenin kötü sonuçları ile ahiretteki karşılığı hakkında uyarılarda bulunulmaktadır. Ayrıca kafirlerin kendilerinin İslâm'ı kabul etmelerine engel olan ahlâkî zaafları eleştiri konusu yapılmaktadır.
Özetlemek gerekirse, bu surede, iki hususa değinilmiştir.
1) Hz. Muhammed (s.a) daha önce 40 yıl süren hayatı boyunca "Kitap" hakkında hiç bilgiye sahip değildi ve imana taalluk eden meselelerden habersizdi. Şimdiyse birdenbire bu iki konudan (kitap ve iman) bahsetmektedir ki bu da onun, bir peygamber olduğunun apaçık kanıtıdır.
2) Hz. Peygamber'in (s.a) Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğu şeklindeki iddiası, onun, Allah'ı bizzat gördüğü anlamına gelmez. Allah, daha önceki peygamberlere vahyettiği gibi, şu üç yolla mesajını göndermiştir. Birincisi, vahiy yoluyla, ikincisi, perde arkasından, üçüncüsü, melek aracılığıyla. Bu husus, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) "Allah ile bizzat konuşuyor" şeklinde itiraz etmelerini önlemek ve hakkı arayanların da Hz. Peygamber'in (s.a) hidayeti hangi vasıtayla aldığını anlamalarını sağlamak için izah edilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
42
Danışma · Mekke
الشورى
53
Sure Adı Açıklaması
Adını 38. âyette geçen ve müslümanların, işlerini aralarında danışma ile yapmalarının gereğini bildiren "Şurâ" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Nüzul zamanıyla ilgili kesin kayıt bulunmamasına rağmen bu sure muhtemelen "Fussilet Suresi"nden hemen sonra nazil olmuştur. Çünkü bu surenin muhtevası, "Fussilet Suresi"nin adeta bir devamı niteliğindedir. Fussilet Suresi'ni dikkatle mutalâa eden bir okuyucu; Mekke ve civarındaki her hassas insanın açıkça müşahede edebilmesi için, Kureyş'in ileri gelenlerinin ne kadar haksızca muhalefet yaptıklarını, buna mukabil Hz. Peygamber'in (s.a) davasının ne kadar ciddi ve mantıklı, kendisinin ne kadar şerefli bir insan olduğunun anlatıldığını görecektir. Bu hususun tam akabinde, İslâm davası öylesine net bir şekilde ortaya konmuştur ki, hakikate saygı gösteren bir kimsenin, artık Kur'an'ı reddetmesi mümkün değildir. Ancak dalâlet içinde olanlar müstesna. Çünkü onlar kör ve sağırlar gibidirler ve girdikleri cehalet bataklığından da çıkamazlar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin girişinde şöyle denilmiştir: "Sizler, elçimizin getirdiği mesaj hakkında niçin dedikodu yapıyorsunuz? Rasulullah'ın (s.a) bu daveti yeni bir şey olmadığı gibi, bu davet tarihte ilk defa gönderiliyor da değildir. Nitekim Allah, daha önce de seçtiği kullarına vahyini indirmiş ve insanlara hidayet göndermiştir. O halde kainatın yaratıcı ve hakimi olan Allah'ın biricik ma'bud oluşunda ne gibi bir acaiplik bulunmaktadır?
Asıl acaip olan, Allah'ın yarattığı nimetlerden yararlanmanıza rağmen, başkalarını ma'bud ittihaz etmeniz ve sizleri tevhide davet eden birine kızmanızdır. Oysa sizleri ve kainatı yaratan Allah'a ortak koşmanız, çok büyük bir cürümdür. Bu yüzden, göğün üzerinizde çatlaması, hiç de acaip olmaz. Sözkonusu küstahlığınıza melekler dahi hayret etmekte ve her an azabın üzerinize gelebileceğinden çekinmektedir.
Bundan sonra bir şahsın nebi veya rasul olarak gönderilmesinin, onun, insanların kaderini elinde tuttuğu ve onların nasiplerini değiştirebileceği anlamına gelmeyeceği anlatılmaktadır. Zaten hiçbir peygamber, böyle bir iddiada da bulunmamıştır. İnsanların kader ve kısmetleri ancak Allah'ın elindedir. Peygamberlerin vazifesi ise, sadece gaflet içinde olanları uyarmak ve onlara doğru yolu göstermektir. Peygamberi inkar ederek, ondan yüz çevirenlerden hesap sorulacak ve muhakkak surette azaba çarptırılacaklardır. Ancak, bunu Allah yapacaktır. Dolayısıyla, kendilerine tabi olmadığınızda ya da karşı geldiğinizde, sizleri helâk etmek ve kahretmekle tehdit eden dinî önderlerinizin iddia ettiği gibi, peygamberlerin de aynı iddiayla ortaya çıktığı düşüncesini zihninizden çıkarın. Bu yanlışın tashihi yanısıra, şu hususa da değinilmiştir: "Peygamber (s.a) sizlerin iyiliğinizi ister, kötülüğünüzü değil. Bu yüzden o, takip ettiğiniz yolun felakete götürdüğünü söyleyerek sizleri doğru yola davet etmektedir."
Daha sona Allah Teâlâ; "Niçin her insanı doğuştan hak yola koymadığı ve insanların inhiraf ederek sapıklığa düşmelerine izin verdiği" gibi meseleleri açıklamıştır. İnsanlara böyle bir serbestî tanımasının nedeni olarak da, onların kendi iradeleriyle Allah'ı tanımalarının ve böylece O'nun sonsuz nimetlerine kavuşmalarının istendiği bildirilmiştir. Bu özellik ise diğer mahlukata verilmemiştir. Bazı insanlar, kendi şuur ve iradeleriyle Allah'ı veli edinirler. İşte bu insanlara, Allah yardım eder, onlara doğru yolu gösterir, salih ameller nasip eder ve onları kendi rahmeti altına alır. Allah'dan başka veli edinen kimseler ise, Allah'ın rahmetinden mahrum kalırlar. Burada ayrıca gerçek velînin Allah olduğundan ve başka hiç kimsenin velâyet hakkına sahip bulunmadığından bahsedilmiştir. Bir kimsenin başarısı, gerçek velisini tesbit edebilmesine, yani yalnız Allah'ı veli edinebilmesine bağlıdır.
Daha sonra Rasulullah'ın öne sürdüğü iddianın keyfiyeti açıklanmıştır.
Öncelikle bilinmelidir ki, Allah, kâinatın ve insanların yaratıcısıdır. Dolayısıyla kainatın asıl sahibi, velisi ve hükümdarı da O'dur. İnsanlar için kurallar koymaya, onlara din ve şeriat vermeye, insanların aralarındaki ihtilaflarda, hakkın ve haksızlığın ne olduğunu bildirmeye de sadece O'nun yetkisi vardır.
O'nun dışında hiçbir kimsenin bu konularda söz söylemeye hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimsenin bu konularda söz söyleme hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimse, Allah'tan başkalarının koyduğu kurallara uyduğu takdirde, Allah'ı tek hakim kabul etse dahi, bu bir anlam ifade etmez. Çünkü Allah, insanlara başlangıçtan itibaren bir "din" vermiş, onlara gidecekleri yolu göstermiştir.
Tüm peygamberler, kavimlerine aynı dini getirmiş ve ayrı dinlerden bahsetmemişlerdir. Allah'ın tayin ettiği bu peygamberler, başından beri, nesilden nesile aynı dini takip etmişler ve diğer insanları da aynı dine davet etmişlerdir.
Bu din, sadece kabul etmekle yetinin diye değil, onu yeryüzünde hakim kılın, uygulayın ve arzdaki sapık dinleri ortadan kaldırarak, gerçek dini ikâme edin diye gönderilmiştir. Yine peygamberler bu dini sadece tebliğ etmek için değil, aynı zamanda diğer sapık dinlerin kökünü kazıyarak İslâm'ı hakim kılmaları için görevlendirilmişlerdir.
Aslında insanlar için gönderilen din aynıdır. Ancak peygamberlerden sonra bazı çıkarcı insanlar, sırf kendi menfaatleri için gerçek dini tahrif etmişler, ihtilaf çıkarmışlar ve böylelikle sayısız din ve mezhep icad etmişlerdir. Bütün bunların hepsi, gerçek dinin tahrif olmuş şekilleridir.
İşte Hz. Muhammed (s.a) tahrif edilmiş bu dinlerin yerine, gerçek dini tebliğ etmek ve onu hakim kılmaya çalışmak için gönderilmiştir. Sizler, bu yüzden Allah'a hamd edeceğinize, aksine akılsızlığınızdan dolayı Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkıyorsunuz. Bu saçma muhalefetinizden ötürü, Hz. Peygamber (s.a) asla davetten vazgeçmeyecektir. Çünkü o, bu davayı sonuna kadar sürdürmekle görevlendirilmiştir. Ondan hiçbir surette taviz beklemeyin, zira o, bu halis dine, sizin adet ve hurafelerinizi sokmayacaktır. Zaten onun görevi, dini bu hurafelerden arındırmaktır.
Sizler, Allah'tan başkasının koyduğu kuralları getirerek, Allah'ın dinine ne kadar büyük düşmanlık yaptığınızı idrak bile edemiyorsunuz. Bunun yanısıra dünyada yaptıklarınızı önemsemiyorsunuz, ama unutmayın ki bu, Allah'ın indinde şirktir, büyük bir suçtur ve cezası da çok ağırdır. Allah'a karşı gelerek kendiliğinden bir "din" ortaya koyanların ve bu dine uyanların hepsi de aynı cezaya çarptırılacaktır.
Dinin gerçek sınırları çizildikten sonra, "Rasulullah (s.a) sizleri yola getirebilmek için, en güzel üslupla tebliğ ve tavsiyede bulunmuştur." denilmektedir. Bir yanda Allah'ın kitabı, hakikati sizlere kendi dilinizde açıklarken, diğer yanda Hz. Peygamber'in (s.a) ve arkadaşlarının tertemiz hayatları, bu kitabın nasıl insan yetiştirdiğine birer örnek teşkil etmektedir. Fakat buna rağmen hidayeti kabul etmezseniz şayet, artık hiçbir şey sizleri doğru yola getiremez. Böylece sizler, asırlar boyu cehaletinizde ısrar etme sonucunda Allah'ın dalâlette kalanlar için takdir ettiği azaba çarptırılacaksınız.
Bu hakikatler beyan edilirken, yer yer de tevhid ve ahiret hakkında deliller öne sürülmekte ve ayrıca dünyada tamah etmenin kötü sonuçları ile ahiretteki karşılığı hakkında uyarılarda bulunulmaktadır. Ayrıca kafirlerin kendilerinin İslâm'ı kabul etmelerine engel olan ahlâkî zaafları eleştiri konusu yapılmaktadır.
Özetlemek gerekirse, bu surede, iki hususa değinilmiştir.
1) Hz. Muhammed (s.a) daha önce 40 yıl süren hayatı boyunca "Kitap" hakkında hiç bilgiye sahip değildi ve imana taalluk eden meselelerden habersizdi. Şimdiyse birdenbire bu iki konudan (kitap ve iman) bahsetmektedir ki bu da onun, bir peygamber olduğunun apaçık kanıtıdır.
2) Hz. Peygamber'in (s.a) Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğu şeklindeki iddiası, onun, Allah'ı bizzat gördüğü anlamına gelmez. Allah, daha önceki peygamberlere vahyettiği gibi, şu üç yolla mesajını göndermiştir. Birincisi, vahiy yoluyla, ikincisi, perde arkasından, üçüncüsü, melek aracılığıyla. Bu husus, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) "Allah ile bizzat konuşuyor" şeklinde itiraz etmelerini önlemek ve hakkı arayanların da Hz. Peygamber'in (s.a) hidayeti hangi vasıtayla aldığını anlamalarını sağlamak için izah edilmiştir.
Kezâlike yûhî ileyke ve ilellezîne min kablikellâhul azîzul hakîm(hakîmu).
(Ey Muhammed) Her şeye gücü yeten, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah sana da, senden öncekilere de işte şöyle vahyeder. (Kullarını kıyamet günü ile şöyle uyarır)— O. Kuntman
Tekâdus semâvâtu yetefattarne min fevkıhinne vel melâiketu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yestagfirûne li men fîl ard(ardı), e lâ innellâhe huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
Neredeyse gökler -Rablerinin azametinden- tepelerinden çatlayacak! Melekler Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzünde bulunan müminlerin bağışlanmasını diliyorlar, şüphe yok ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametli olandır!— O. Kuntman
Vellezînettehazû min dûnihî evliyâllâhu hafîzun aleyhim ve mâ ente aleyhim bi vekîl(vekîlin).
(Ey Muhammed) Allah kuşkusuz, O'ndan başkasını dost edinenleri, daima gözetlemektedir, sen onların yaptıklarından sorumlu değilsin. (Rabbinden vahyolunanı tebliğe memursun)— O. Kuntman
Ve kezâlike evhaynâ ileyke kur’ânen arabiyyen li tunzire ummel kurâ ve men havlehâ ve tunzire yevmel cem’i lâ reybe fîh(fîhi), ferîkun fîl cenneti ve ferîkun fîs saîr(saîri).
Şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun çevresinde bulunanlara (kıyamete dek bütün insanlara) gelecek tehlikeleri haber veresin, onları; hakkında hiçbir şüphe bulunmayan o toplanma günüyle uyarasın diye, sana böyle Arapça Kur'an vahyettik. (Ki o gün) onlardan kimi cennette, kimi de cehennemdedir!— O. Kuntman
Ve lev şâallâhu le cealehum ummeten vâhıdeten ve lâkin yudhilu men yeşâu fî rahmetih(rahmetihî), vez zâlimûne mâ lehum min velîyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Şayet Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. (*) Fakat Allah, kimi dilerse onu hidayete erdirir, zalimlerin ise hiçbir dostu yoktur! (**)— O. Kuntman
Emittehazû min dûnihî evliyâe, fallâhu huvel velîyyu ve huve yuhyîl mevtâ ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Yoksa (bu uyarılara rağmen) müşrikler, Ondan gayrı dostlar mı edindiler? Oysa asıl dost ancak Allah'tır! Ölüleri O diriltir. (Onları tekrar hayata kavuşturur, yalnız kendisini dost edinenlere, -sonsuza dek sürecek- cennet nimetleri ihsan buyurur) Her şeye kâdirdir O!— O. Kuntman
Ve mahteleftum fîhi min şey’in fe hukmuhû ilallâh(ilallâhi), zâlikumullâhu rabbî aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb(unîbu).
(Ey Muhammed, onlara de ki) Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm Allah’ındır; işte benim Rabbim (her şeye kâdir ve her şeye hükümran olan) Allah'tır. Ben ancak O'na güvenip dayanırım, ancak O'na yönelirim.— O. Kuntman
Fâtırus semâvâti vel ard(ardı), ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve minel en’âmi ezvâcâ(ezvâcen), yezreukum fîh(fîhi), leyse ke mislihî şey’un, ve huves semîul basîr(basîru).
Gökleri ve yeri yoktan yaratandır O!.. Size kendinizden eşler var etti, ki, bu suretle çoğalmanızı sağlıyor, O'nun ise hiçbir benzeri (dolayısıyle eşi) yoktur. Her şeyi hakkıyle işiten ve hakkıyle görendir O!— O. Kuntman
Lehu mekâlîdus semâvâti vel ard(ardı), yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), innehu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Göklerin ve yerin anahtarları (hükümranlığı) O'nundur, dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da kısar. Kuşkusuz her şeyi hakkıyle bilendir O.— O. Kuntman
Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
"Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden; hem Nuh'a tavsiye ettiğini, (Ey Muhammed) hem sana vahyettiğimizi, hem de İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size, sizin için de şeriat (takip edilecek yol) kıldı. Allah’a ortak koşanlara ise davet ettiğin bu din ağır geldi. (de onu inkâr ettiler, senin peygamber olduğuna iman etmediler, oysa) Allah dilediğini kendisine -Peygamber- seçer ve kendisine yöneleni de, doğru yola iletir!— O. Kuntman
Ve mâ teferrekû illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike ilâ ecelin musemmen le kudıye beynehum, ve innellezîne ûrisûl kitâbe min ba’dihim le fî şekkin minhu murîb(murîbin).
(Yahudiler, Nasrânîler gibi kitap ehli denilen eski kavimler) Kendilerine ilim -tefrikanın doğru olmadığına ait bilgi- geldiği halde sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. (Her biri kendi batıl kanaatini mezhebini ileri sürerek başkalarının inancını çürütmeye çalıştılar, böylece İslam ve Peygamberlerin birliğini bozdular, ey Muhammed) Eğer Rabbinden (onların cezalanmasının) belli bir süreye -kıyamete- dek ertelenmesine dair bir söz geçmiş olmasaydı muhakkak ki aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba varis kılınanlar da (Resulullah s.a.s.’a erişen kitap ehli de) ondan (İslam'da tefrikanın doğru olmayıp, her peygamberin hakk'ı getirdiğinden, dolayısıyla Resulullah s.a.s.'a ve Kur'an'a iman etmenin gerekli olduğundan) kuşku içindedirler! (Nitekim Beyyine suresinin 4. ayetinde: "Kendilerine kitap verilenler, kendilerine açık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler" buyurulmuştur.)— O. Kuntman
Fe li zâlike fed’u vestekım kemâ umirt(umirte), ve lâ tettebi’ ehvâehum, ve kul âmentu bi mâ enzelallâhu min kitâb(kitâbin), ve umirtu li a’dile beynekum, allâhu rabbunâ ve rabbukum, lenâ a’mâlunâ ve lekum a’mâlukum, lâ huccete beynenâ ve beynekum, allâhu yecmeubeynenâ, ve ileyhil masîr(masîru).
(Ey Muhammed) Bundan dolayı (tefrikayı ortadan kaldırmak için) sen onları (ve bütün insanları İslam birliğine) davet et!.. Emrolunduğun gibi doğru ol! (Onları irşâda çalış) Onların heveslerine uyma (gerek müşriklerin, gerek kitap ehlinin çeşitli, hakka aykırı batıl arzularına tabi olma, çünkü dinin eğilmesi, tefrikanın sebebi hep heveslere tabi olmaktır, onlara uyma) ve de ki: "Ben Allah’ın indirdiği her kitaba iman ettim. (Bazısına inanıp da bazısına inanmamazlık etmem ve kuşku da duymam) ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. (Hepimizin yaratıcısı, hâkimi ve mevlâsı birdir) Bizim amellerimizin sorumluluğu bize; sizin amellerinizin sorumluluğu da size aittir. Bizimle sizin arasında (esasta) tartışılacak bir şey yoktur. (Sizi İslam'a davet ediyoruz, aramızda din kardeşliğinin gerçekleşmesine çalışıyoruz.) Allah -kıyamet gününde- hepimizi bir araya toplayacaktır. (Herkes işlediği amelin hesabını Rabbine verecektir) Dönüş ancak O'nadır!— O. Kuntman
Vellezîne yuhâccûne fîllâhi min ba’di mestucîbe lehu huccetuhum dâhıdatun inde rabbihim ve aleyhim gadabun ve lehum azâbun şedîd(şedîdun).
Özellikle (Kitap ehli alimleri tarafından, Kur’an’ın gerçek vahiy olduğu) Kabul edildikten sonra (onların içlerinden kibir ve hasedliğe saparak bizim Peygamberimiz.... sizinkinden öncedir ve biz sizden daha hayırlıyız demek suretiyle) Allah’ın dini hakkında- tartışmaya girenlerin ortaya attığı deliller, Rableri katında geçersizdir; onların üzerine hem -dünyada- gazap, hem de -ahirette- şiddetli bir azap vardır.— O. Kuntman
Allahullezî enzelel kitâbe bil hakkı vel mîzân(mîzâne) ve mâ yudrîke lealles sâate karîb(karîbun).
Allah kitab'ı (semavi kitapları -Kur'an’ı-) ve mîzânı hak olarak indirdi. (Ki, bu sayede eşya tartıldığı gibi, ameller de tartılır ve Cenab-ı Hakk'ın hükmü ahirette ortaya çıkar, ona göre ceza verilir) Ne bilirsin belki, kıyamet saati yakındır!— O. Kuntman
Yesta’cilu bihellezîne lâ yû’minûne bihâ, vellezîne âmenû muşfikûne minhâ ve ya’lemûne ennehel hakk(hakku), e lâ innellezîne yumârûne fîs sâati le fî dalâlin baîd(baîdin).
Kıyamete inanmayanlar, (alay' ederek) onun çabuk kopmasını isterler. İman edenler ise ondan korkarlar, onun muhakkak gerçekleşeceğini bilirler. (Rablerinin huzuruna alnı açık çıkabilmek, O’nun rızasını elde edebilmek için ellerinden geleni yaparlar) Haberiniz olsun ki, kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler!— O. Kuntman
Allâhu latîfun bi ibâdihî yerzuku men yeşâu, ve huvel kavîyyul azîz(azîzu).
Allah kullarına karşı çok lütufkârdır. Dilediğini -mümin olsun kâfir olsun- rızıklandırır. Eşsiz kuvvet ve kudret sahibi, her şeye gücü yetendir O!— O. Kuntman
Men kâne yurîdu harsel âhireti nezid lehu fî harsih(harsihî), ve men kâne yurîdu harsed dunyâ nû’tihî minhâ ve mâ lehu fîl âhireti min nasîb(nasîbin).
(Fakat) Kim ahiret kazancını dilerse, onun kazancını artırırız, kim de dünya kazancını dilerse, ona dünya nimetlerinden veririz ama, onun ahirette bir nasibi olmaz.— O. Kuntman
Em lehum şurekâu şeraû lehum mined dîni mâ lem ye’zen bihillâh(bihillâhu), ve lev lâ kelimetul faslı le kudiye beynehum, ve innez zâlimîne lehum azâbun elîm(elîmun).
Yoksa onların, Allah’ın dinde izin vermediği (haram) şeyleri helal kılacak ortakları mı var? (O bir takım bâtıl inançları, putlara tapınmayı, dünyadan başka hiçbir şey düşünmemeyi, kıyamet gününü inkâr etmeyi o kâfirlere o ortakları mı kabul ettirdi) Eğer -cezalarının kıyamet gününe dek ertelenmesi sözü olmasaydı-, aralarında derhal hüküm verilirdi. Şüphe yok ki zalimlere ahirette, çok çetin bir azap vardır.— O. Kuntman
Terez zâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâkıun bihim, vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fî ravdâtil cennât(cennâti), lehum mâ yeşâûne inde rabbihim zâlike huvel fadlul kebîr(kebîru).
(Ey Muhammed şimdilik sabret) Sen, o zalimlerin dünyadayken kazandıkları günahların cezası başlarına gelirken, korkudan nasıl titrediklerini elbette göreceksin. İman edip, sâlih ameller işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rablerinin katında diledikleri her şey onlarındır. İşte bu, en büyük lütfun ta kendisidir.— O. Kuntman
Zâlikellezî yubeşşirullâhu ibâdehullezîne âmenû ve amilûs sâlihât(sâlihâti), kul lâ es’elukum aleyhi ecren illel meveddete fîl kurbâ ve men yakterif haseneten nezid lehu fîhâ husnâ(husnen), innellâhe gafûrun şekûr(şekûrun).
İşte Allah’ın, iman edip sâlih ameller işleyen kullarına müjdelediği en büyük lütuf budur. (Ey Muhammed) De ki: "(Ey iman edenler) Ben buna -verdiğim bu müjdeye- karşı sizden akrabalık sevgisinden (“mümin müminin kardeşidir" düsturuna riayet ederek birbirinizi sevmenizden ve birbirinizi sâlih amel yapmaya teşvik ederek, Rabbinizin o en büyük lütfuna ermenizden) başka bir şey istemiyorum. (*) (Ey iman eden kullarım) Kim bir iyilik işlerse, onun sevabını fazlasıyle veririz, şüphe yok ki Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını fazlasıyle verendir.— O. Kuntman
Em yekûlûnefterâ alâllâhi kezibâ(keziben), fe in yeşeillâhu yahtim alâ kalbik(kalbike), ve yemhullâhul bâtıla ve yuhıkkul hakka bi kelimâtih(kelimâtihî), innehu alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Yoksa o kâfirler, (Kur'an vahiy değil, Muhammed) "Allah'a karşı yalan uydurdu mu diyorlar?" (Şayet şu cahillerin zannettiği gibi sen, Allah’a karşı yalan uydurmuş olsaydın o zaman kuşkusuz) Allah dilerse senin de kalbini mühürler (Kur’an'ın vahyini keser) di! (Şu halde sen onların dediklerine keder etme de Rabbinin lütfuna şükret.. Kuşkusuz) Allah bâtılı mahveder de, kelimeleri ile hakk'ı yerine getirir gerçekleştirir! (Günden güne o yalan diyenlerin bâtıl sözleri mahvolur da, senin Hak olan peygamberliğin gerçekleşir, pekişir.) Şüphe yok ki O, kalplerde olanları (sırları dahi) bilendir! (Senin kalbinde olan ihlâsı da bilir, onların kalblerindeki nifakı da!)— O. Kuntman
Ve huvellezî yakbelut tevbete an ibâdihî ve ya’fû anis seyyiâti ve ya’lemu mâ tef’alûn(tef’alûne).
O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir. (Bundan dolayı günahkârlar özellikle sana iftira eden günahkârlar, Rablerinden bağışlama dilemelidirler.)— O. Kuntman
Ve yestecîbullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve yezîduhum min fadlih(fadlihî), vel kâfirûne lehum azâbun şedîd(şedîdun).
Allah iman edip, sâlih ameller işleyenlerinin tevbesini kabul eder, lütfundan daha fazlasını verir. Kâfirlere gelince, onlar için şiddetli azap vardır.— O. Kuntman
Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı ve lâkin yunezzilu bi kaderin mâ yeşâu, innehu bi ibâdihî habîrun basîr(basîrun).
Şayet Allah kullarına rızkı çok bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat o, dilediği ölçüde indirir. Şüphe yok ki o, kullarının yaptıklarından haberdar olan ve her şeyi hakkıyle görendir.— O. Kuntman
Ve huvellezî yunezzilul gayse min ba’di mâ kanetû ve yenşuru rahmeteh(rahmetehu), ve huvel velîyyul hamîd(hamîdu).
Allah -kulları- umud kestikten sonra yağmuru indirir, rahmetini yayar. Gerçek dost ve yardımcı, hamd'e layık olandır O!.. (Onun için fakir düşen kulları, Rablerine hamd ve sena, şükürden asla vazgeçmemeli, sabretmelidirler.)— O. Kuntman
Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bi mâ kesebet eydîkum ve ya’fû an kesîr(kesîrin).
Başınıza gelen her hangi bir musibet, işlediğiniz günahlardan ileri gelir. (*) Bununla beraber O, bunların çoğunu affeder. (Başınıza musibet gelmez)— O. Kuntman
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar