Surenin adı, içinde "zuhruf" kelimesi geçen 35. ayetten almıştır. Zuhruf, altın ve mücevher anlamına gelir. Sûrede bunlardan söz edildiği ve Allah'ın insana sahip olduğu altın ve mücevherle değil, inanç ve davranışlarına göre değer verdiği anlatıldığı için sûre bu adla anılmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir kayıt yoktur. Ancak muhtevasından surenin indiği dönemle, Fussilet ve Şûrâ Surelerinin indiği dönemin aynı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu surenin konuları bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler. Hepsi de kafirlerin Hz. Peygamber'in (s.a) hayatına son vermek için planlar kurmaya başladıkları bir dönemde nazil olmuştur. Hatta o dönemde kafirler böyle bir girişimde de bulunmuşlardır. Nitekim surenin 79-80. ayetlerinde bu olaya işaret edilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede, Kureyş'in ve diğer Arap kabilelerinin cahilce inanç ve davranışları şiddetle eleştirilerek, onların bu akidelerinin bir temele dayanmadığı ve asılsız olduğu ispatlanmaktadır. Ayrıca bu cahiliye toplumunun bireylerinden aklı selime sahip olanları "Toplumun hurafelere yapıştığının ve bu hurafeler yüzünden batacağının açıkça görülmesi ve kendilerini kurtarmak için çırpınmasına rağmen Hz. Muhammed'i (s.a) reddetmelerinin ne kadar akılsızca olduğunu" düşünmeye çağırmaktadırlar.
Surenin girişi şu şekildedir: "Siz, aklınız sıra zorbalık yapmak suretiyle Kitab'ın nüzulunu önleyeceğinizi sanıyor ve bunun için çabalıyorsunuz. Ancak hiçbir zaman kitapların ve peygamberlerin gönderilmesi şerrin muhalefetinden ötürü durdurulmamış, bilakis, Allah, peygamberlere ve kitaplara karşı koyan kafirleri en sonunda helâk etmiştir.
Şayet sizler de aynı yolda ısrar ederseniz, akibetiniz onlarınki gibi olacaktır." Aynı konuya ilerideki ayetlerde (41-42 ve 79-80) tekrar değinilmiştir. Daha sonra muhatap Hz. Peygamber (s.a) gibi görünüyorsa da aslında onun hayatına kastetmek isteyenlere, şöyle bir ikazda bulunulmuştur: "Sen hayatta kalsan da, kalmasan da onlar mutlaka hak ettikleri cezayı göreceklerdir." Bunun yanısıra kafirler "Sizler, Peygamber'e (s.a) karşı bir karar aldınız, ancak biz de sizlere karşı bir karar alacağız" denilerek tehdit edilmektedirler.
Daha sonra kafirlerin inandıkları "din", Hz. Peygamber'e (s.a) karşı öne sürdükleri "deliller", şu şekilde ele alınmaktadır.
Kendileri de kabul etmektedirler ki; kainatın, Allah'a ortak koştukları ilahların ve bizzat kendilerinin dahi yaratıcısı Allah'tır. Yine bilmektedirler ki, faydalanmakta oldukları dünyadaki tüm nimetlerin yaratıcısı da Allah'tır. Fakat buna rağmen onlar, başkalarını Allah'a ortak koşmakta hâlâ ısrar ediyorlar.
İnsanları Allah'ın çocukları olarak nitelemekte bir beis görmezlerken, kendileri için kız çocuğa sahip olmayı zül telakki ediyorlar.
"Dişi ilahlar" olarak kabul ettikleri meleklerin heykellerini yapmakta, onlara kadın elbiseleri giydirip, mücevherler takmakta ve "Allah'ın kızları" olduklarına inandıkları için onlardan istekte bulunmaktadırlar. Oysa ellerinde, bu düşünce ve davranışlarını doğrulayıcı bir delil de yoktur.
Onlar, yaptıkları bu hareketleri dolayısıyla ikaz olunduklarında, "Allah istememiş olsaydı, bizi böyle davranmaktan alıkoyardı" demektedirler. Halbuki yeryüzünde bazı olayların Allah'ın izniyle vuku buluyor olması, Allah'ın o yapılanları tasvip ettiği anlamına gelmez. Sözgelimi, dünyada putlara tapılmakta, hırsızlık, zina, zorbalık, cinayet vs. gibi cürümler işlenmektedir. Ancak hiçbirisi de Allah'ın razı olduğu işlerden değildir. Allah'ın hangi davranışı tasvip ettiği, hangi davranışı tasvip etmediği, insanlara yol gösterici olarak gönderdiği kitaplarda bildirilmiştir. Dolayısıyla O'nun razı olduğu düşünce ve davranışları bilebilmek için bu kitaplara başvurmak gerekir.
Onlara, "Bu düşünce ve davranışlarınızı hangi delile dayandırıyorsunuz?" diye sorduğunuz takdirde, şu şekilde cevap vereceklerdir: "Atalarımız da böyle yapıyorlardı." Yani onlar bir dinin haklılığının ölçütü olarak atalarının da aynı şekilde davranmış olmasını yeterli saymaktadırlar. Bir de bunlar, Hz. İbrahim'in (a.s) torunları olmakla övünmekteydiler.
Oysa Hz. İbrahim (a.s) , atalarının dinine sırt çevirmiş ve körü körüne taklide karşı çıkmıştı. Madem onlar atalarını taklit etmek istiyorlar, o halde niçin atalarından şerefli olanları -Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi- bırakıp cahil olanları takip ediyorlar?
Onlara, "Allah'ın gönderdiği peygamberlerden ve indirdiği kitaplardan biri, hiçbir surette şirki tavsiye etmiş midir?" diye soracak olursanız hıristiyanları örnek vererek şöyle derler: "Hıristiyanlar da İsa'yı Allah'ın oğlu kabul ederek ona tapıyorlar." Oysa soru, "Hangi peygamberin ümmeti, Allah'a ortak koşmuştur?" şeklinde değildi. Bilakis soru, "Hangi peygamber halka şirkin mesajını aktarmıştır?" şeklindeydi. Yani Meryem oğlu İsa (a.s) ne zaman, "Ben Allah'ın oğluyum, bana kulluk edin" diye söylemiştir? Onun halka aktardığı mesaj, her peygamberin mesajı gibi "Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" şeklindedir.
Sizler, Hz. Muhammed'i mal ve mülk sahibi olmadığı için peygamber olarak kabul etmekte tereddüt duyuyor ve "Eğer Allah peygamber göndermiş olsaydı, iki şehirden (Mekke-Taif) birinin büyüğüne gönderirdi" diye düşünüyorsunuz. Nitekim Firavun da Musa'ya peygamberliği yakıştırmayarak onu hâkir görmüş ve şöyle bağırmıştı: "Şayet gökyüzünün hükümdarı, yeryüzünün hükümdarı olan benim gibi birine bir elçi gönderecek olsaydı, şüphesiz ki kollarında altın bilezikler olan ve yanında meleklerden ordu bulunduran bir elçi gönderirdi. Bu adam da nereden çıkageldi?
Ben, fazilet ve şeref sahibiyim. Nil Nehri benim ayaklarımın altından akmaktadır ve ben Mısır'ın hakimiyim. Oysa O, ne servet ve mülke, ne de bir iktidara sahiptir."
Kafirlerin bunun gibi cahilce inanç ve düşünceleri tek tek çürütülür ve sonunda açıkça şöyle buyurulur: "Allah tektir. O hiç kimseyi evlat edinmemiştir ve O'ndan başka ilah yoktur. Hiç kimseye, bile bile dalâlet üzerinde ısrar etmiş birini, Allah'ın azabından kurtarması için şefaat etme yetkisi tanımamıştır. Allah, evlat edinmekten münezzehtir. O, kainatın tek yaratıcısıdır ve O'nun dışında herşey yaratılmıştır. Hiçbir şey zatında ve sıfatlarında O'na ortak olamaz. Allah indinde şefaat, ancak hak yolunda olanlar tarafından, yine bu yolda olmak için çaba göstermiş olanlara edilir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
43
Gösteriş-Süsler · Mekke
الزخرف
89
Sure Adı Açıklaması
Surenin adı, içinde "zuhruf" kelimesi geçen 35. ayetten almıştır. Zuhruf, altın ve mücevher anlamına gelir. Sûrede bunlardan söz edildiği ve Allah'ın insana sahip olduğu altın ve mücevherle değil, inanç ve davranışlarına göre değer verdiği anlatıldığı için sûre bu adla anılmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir kayıt yoktur. Ancak muhtevasından surenin indiği dönemle, Fussilet ve Şûrâ Surelerinin indiği dönemin aynı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu surenin konuları bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler. Hepsi de kafirlerin Hz. Peygamber'in (s.a) hayatına son vermek için planlar kurmaya başladıkları bir dönemde nazil olmuştur. Hatta o dönemde kafirler böyle bir girişimde de bulunmuşlardır. Nitekim surenin 79-80. ayetlerinde bu olaya işaret edilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede, Kureyş'in ve diğer Arap kabilelerinin cahilce inanç ve davranışları şiddetle eleştirilerek, onların bu akidelerinin bir temele dayanmadığı ve asılsız olduğu ispatlanmaktadır. Ayrıca bu cahiliye toplumunun bireylerinden aklı selime sahip olanları "Toplumun hurafelere yapıştığının ve bu hurafeler yüzünden batacağının açıkça görülmesi ve kendilerini kurtarmak için çırpınmasına rağmen Hz. Muhammed'i (s.a) reddetmelerinin ne kadar akılsızca olduğunu" düşünmeye çağırmaktadırlar.
Surenin girişi şu şekildedir: "Siz, aklınız sıra zorbalık yapmak suretiyle Kitab'ın nüzulunu önleyeceğinizi sanıyor ve bunun için çabalıyorsunuz. Ancak hiçbir zaman kitapların ve peygamberlerin gönderilmesi şerrin muhalefetinden ötürü durdurulmamış, bilakis, Allah, peygamberlere ve kitaplara karşı koyan kafirleri en sonunda helâk etmiştir.
Şayet sizler de aynı yolda ısrar ederseniz, akibetiniz onlarınki gibi olacaktır." Aynı konuya ilerideki ayetlerde (41-42 ve 79-80) tekrar değinilmiştir. Daha sonra muhatap Hz. Peygamber (s.a) gibi görünüyorsa da aslında onun hayatına kastetmek isteyenlere, şöyle bir ikazda bulunulmuştur: "Sen hayatta kalsan da, kalmasan da onlar mutlaka hak ettikleri cezayı göreceklerdir." Bunun yanısıra kafirler "Sizler, Peygamber'e (s.a) karşı bir karar aldınız, ancak biz de sizlere karşı bir karar alacağız" denilerek tehdit edilmektedirler.
Daha sonra kafirlerin inandıkları "din", Hz. Peygamber'e (s.a) karşı öne sürdükleri "deliller", şu şekilde ele alınmaktadır.
Kendileri de kabul etmektedirler ki; kainatın, Allah'a ortak koştukları ilahların ve bizzat kendilerinin dahi yaratıcısı Allah'tır. Yine bilmektedirler ki, faydalanmakta oldukları dünyadaki tüm nimetlerin yaratıcısı da Allah'tır. Fakat buna rağmen onlar, başkalarını Allah'a ortak koşmakta hâlâ ısrar ediyorlar.
İnsanları Allah'ın çocukları olarak nitelemekte bir beis görmezlerken, kendileri için kız çocuğa sahip olmayı zül telakki ediyorlar.
"Dişi ilahlar" olarak kabul ettikleri meleklerin heykellerini yapmakta, onlara kadın elbiseleri giydirip, mücevherler takmakta ve "Allah'ın kızları" olduklarına inandıkları için onlardan istekte bulunmaktadırlar. Oysa ellerinde, bu düşünce ve davranışlarını doğrulayıcı bir delil de yoktur.
Onlar, yaptıkları bu hareketleri dolayısıyla ikaz olunduklarında, "Allah istememiş olsaydı, bizi böyle davranmaktan alıkoyardı" demektedirler. Halbuki yeryüzünde bazı olayların Allah'ın izniyle vuku buluyor olması, Allah'ın o yapılanları tasvip ettiği anlamına gelmez. Sözgelimi, dünyada putlara tapılmakta, hırsızlık, zina, zorbalık, cinayet vs. gibi cürümler işlenmektedir. Ancak hiçbirisi de Allah'ın razı olduğu işlerden değildir. Allah'ın hangi davranışı tasvip ettiği, hangi davranışı tasvip etmediği, insanlara yol gösterici olarak gönderdiği kitaplarda bildirilmiştir. Dolayısıyla O'nun razı olduğu düşünce ve davranışları bilebilmek için bu kitaplara başvurmak gerekir.
Onlara, "Bu düşünce ve davranışlarınızı hangi delile dayandırıyorsunuz?" diye sorduğunuz takdirde, şu şekilde cevap vereceklerdir: "Atalarımız da böyle yapıyorlardı." Yani onlar bir dinin haklılığının ölçütü olarak atalarının da aynı şekilde davranmış olmasını yeterli saymaktadırlar. Bir de bunlar, Hz. İbrahim'in (a.s) torunları olmakla övünmekteydiler.
Oysa Hz. İbrahim (a.s) , atalarının dinine sırt çevirmiş ve körü körüne taklide karşı çıkmıştı. Madem onlar atalarını taklit etmek istiyorlar, o halde niçin atalarından şerefli olanları -Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi- bırakıp cahil olanları takip ediyorlar?
Onlara, "Allah'ın gönderdiği peygamberlerden ve indirdiği kitaplardan biri, hiçbir surette şirki tavsiye etmiş midir?" diye soracak olursanız hıristiyanları örnek vererek şöyle derler: "Hıristiyanlar da İsa'yı Allah'ın oğlu kabul ederek ona tapıyorlar." Oysa soru, "Hangi peygamberin ümmeti, Allah'a ortak koşmuştur?" şeklinde değildi. Bilakis soru, "Hangi peygamber halka şirkin mesajını aktarmıştır?" şeklindeydi. Yani Meryem oğlu İsa (a.s) ne zaman, "Ben Allah'ın oğluyum, bana kulluk edin" diye söylemiştir? Onun halka aktardığı mesaj, her peygamberin mesajı gibi "Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" şeklindedir.
Sizler, Hz. Muhammed'i mal ve mülk sahibi olmadığı için peygamber olarak kabul etmekte tereddüt duyuyor ve "Eğer Allah peygamber göndermiş olsaydı, iki şehirden (Mekke-Taif) birinin büyüğüne gönderirdi" diye düşünüyorsunuz. Nitekim Firavun da Musa'ya peygamberliği yakıştırmayarak onu hâkir görmüş ve şöyle bağırmıştı: "Şayet gökyüzünün hükümdarı, yeryüzünün hükümdarı olan benim gibi birine bir elçi gönderecek olsaydı, şüphesiz ki kollarında altın bilezikler olan ve yanında meleklerden ordu bulunduran bir elçi gönderirdi. Bu adam da nereden çıkageldi?
Ben, fazilet ve şeref sahibiyim. Nil Nehri benim ayaklarımın altından akmaktadır ve ben Mısır'ın hakimiyim. Oysa O, ne servet ve mülke, ne de bir iktidara sahiptir."
Kafirlerin bunun gibi cahilce inanç ve düşünceleri tek tek çürütülür ve sonunda açıkça şöyle buyurulur: "Allah tektir. O hiç kimseyi evlat edinmemiştir ve O'ndan başka ilah yoktur. Hiç kimseye, bile bile dalâlet üzerinde ısrar etmiş birini, Allah'ın azabından kurtarması için şefaat etme yetkisi tanımamıştır. Allah, evlat edinmekten münezzehtir. O, kainatın tek yaratıcısıdır ve O'nun dışında herşey yaratılmıştır. Hiçbir şey zatında ve sıfatlarında O'na ortak olamaz. Allah indinde şefaat, ancak hak yolunda olanlar tarafından, yine bu yolda olmak için çaba göstermiş olanlara edilir.
E fe nadribu ankumuz zikre safhan en kuntum kavmen musrifîn(musrifîne).
Siz, haddi aşan bir topluluk oldunuz diye, sizi Kur'an 'la uyarmaktan vaz mı geçelim? (Vazgeçip de, sizi de evvelki kavimler gibi helâk mi edelim? Nitekim)— O. Kuntman
Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunne halakahunnel azîzul alîm(alîmu).
(Ey Muhammed) Andolsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, "onları kuşkusuz, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen (Allah) yarattı" derler. (O halde siz ey müşrikler, nasıl oluyor da, bu kadar eşsiz kudrete sahip olan Rabbinize ortaklar koşabiliyorsunuz?)— O. Kuntman
Ellezî cealekumul arda mehden ve cealelekum fîhâ subulen leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Ki O, yeryüzünü, (geçiminizi rahatça sağlayabileceğiniz, istirahat edebileceğiniz bir yer) bir beşik kıldı!.. Orada, (bir yerden bir yere kolaylıkla gidebilmeniz için, dağlar arasında geçit yerleri, ovalar, vadiler) yollar var etti. (Yeryüzünün tümü yalçın kayalık olsaydı ne yapardınız?)— O. Kuntman
Ki o, gökten bir ölçüye göre su indirmiştir. (Gökten inen su bir ölçüye göre değil de, tümü birden inecek olsa siz ne yapardınız? Nuh kavminin başına gelen felaketi görmüyor musunuz?) İşte biz o ölçülü su indirmekle ölü bir memleketi (kupkuru toprağı, yeryüzünü mümbit ovalar haline getirdik) dirilttik. İşte siz de (tohumların toprağı yarıp yeryüzünde filizlenmesi gibi, kabirlerinizden öyle) çıkarılacaksınız.— O. Kuntman
Ki, O, yarattığı her şeyi çift olarak yarattı. (Böylece çoğalsınlar, birbirlerinden yararlansınlar) Sizin için (denizlerde gezip dolaşmanızı sağlayacak) gemiler ve üzerlerine bineceğiniz davarlar var etti ki,— O. Kuntman
Li testevû alâ zuhûrihî summe tezkurû ni’mete rabbikum izesteveytum aleyhi, ve tekûlû subhânellezî sehhare lenâ hâzâ ve mâ kunnâ lehu mukrinîn(mukrinîne).
13,14. Onların sırtına binip yerleştiğinizde, Rabbinizin nimetini anasınız ve "Bunları bizim hizmetimize sunan Allah’ın şanı ne kadar yücedir. Yoksa biz bunları kendi gücümüzle asla temin edemezdik, kuşkusuz (sonunda) Rabbimize döneceğiz. ” (bize sunmuş olduğu bu sonsuz nimetlerin hesabını elbette vereceğiz) diyesiniz.— O. Kuntman
43:13
14
وَاِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ ٤١
Ve innâ ilâ rabbinâ le munkalibûn(munkalibûne).
13,14. Onların sırtına binip yerleştiğinizde, Rabbinizin nimetini anasınız ve "Bunları bizim hizmetimize sunan Allah’ın şanı ne kadar yücedir. Yoksa biz bunları kendi gücümüzle asla temin edemezdik, kuşkusuz (sonunda) Rabbimize döneceğiz. ” (bize sunmuş olduğu bu sonsuz nimetlerin hesabını elbette vereceğiz) diyesiniz.— O. Kuntman
Ve cealû lehu min ibâdihî cuz’â(cuz’en), innel insâne le kefûrun mubîn(mubînun).
Öyle iken (bazıları) tuttular da, -kullarından bir kısmını- O'ndan bir parça saydılar. (Kimi "Evlat edindi" kimi "Melekler Onun kızlarıdır" diyerek, O'nun vahdâniyetini inkâr ettiler, kimi de, Rablerinin bu eşsiz yaratıcı gücünü hiçe sayarak, hiçbir işe yaramayan putlarını ilah edindiler. O’na ortak koşmaya yeltendiler. Kuşkusuz böyle) İnsan gerçekten -Rabbine karşı- çok nankördür!— O. Kuntman
Ve cealûl melâiketellezîne hum ibâdur rahmâni inâsâ(inâsen), e şehidû halkahum, setuktebu şehâdetuhum ve yus’elûn(yus’elûne).
Onlar; Rahman’ın kulları olan (O'nun her emrini yerine getiren ve aralarında cinsiyet farkı bulunmayan) melekleri de dişi saydılar. (Nasıl oluyor da böyle bir yalan uydurabiliyorlar!.. Yoksa) Meleklerin yaratılışında onlar hazır mı idiler? Onların yalan şâhidlikleri (amel defterlerine) yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir.— O. Kuntman
Ve kâlû lev şâer rahmânu mâ abednâhum, mâ lehum bi zâlike min ilmin in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).
(Sorumluluktan kurtulmak için onlar) "Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz o putlara tapınmazdık (suç bizim değil) da dediler. (Bu iddiaları da doğru olmaz, çünkü) Onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, onlar ancak yalan söyleyip dururlar.— O. Kuntman
Hayır. (Onların asla geçerli bir delilleri yoktur, ancak) "Doğrusu biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve onların izinde gitmekteyiz" derler. (Böylece kendilerinin bir kitaba, geçerli bir delile istinâd etmeyerek putlara tapındıklarını itiraf etmiş olurlar)— O. Kuntman
Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muktedûn(muktedûne).
(Ey Muhammed) Senden önce hangi beldeye uyarıcı gönderdiysek, oranın elebaşları (aynı iddiada bulundular) muhakkak "Doğrusu, biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve onların izinde gitmekteyiz" dediler.— O. Kuntman
Kâle e ve lev ci’tukum bi ehdâ mimmâ vecedtum aleyhi âbâekum, kâlû innâ bi mâ ursıltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
(Bunun üzerine peygamberleri onlara) "Şayet ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmişsem, bana gene tabi olmayacak mısınız?" diye sorduklarında onlar, "Doğrusu biz, (sizin peygamber olduğunuza ve) sizinle gönderilen şeylere inanmıyoruz" diyerek peygamberlerine karşı çıktılar.— O. Kuntman
Ve cealehâ kelimeten bâkıyeten fî akıbihî leallehum yerciûn(yerciûne).
Ve İbrahim bu sözü, (Allah Teâlâ’yı birleyen tevhid kelimesini, puta tapmaktan) vazgeçip imana gelsinler diye, ardından geleceklere bir miras olarak bıraktı.— O. Kuntman
Bel metta’tu hâulâi ve âbâehum hattâ câehumul hakku ve resûlun mubîn(mubînun).
Doğrusu ben onları da (şu müşrikleri de) atalarını da hak (Kur'an) ve onu açıklayan bir peygamber, (Resululah s.a.s.) gelinceye kadar, (geçici dünya nimetlerinden) yararlandırdım.— O. Kuntman
Ve lemmâ câe humul hakku kâlû hâzâ sihrun ve innâ bihî kâfirûn(kâfirûne).
Fakat (ne yazık ki) kendilerine hak geldiğinde o müşrikler "Bu (Kur'an) sihirdir, biz ona (Allah katından indirilmiş olduğuna) inanmıyoruz!.."— O. Kuntman
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar