Bu sure, "Enfal" (Ganimetler) adını birinci ayetten almaktadır. Enfâl, ziyade manasına gelen "nefl" kelimesinin çoğuludur. İslâm dinini savunmak için yapılan savaşlarda elde edilen sevaba ek olarak alınan ganimet malına da "nefl" denilmiştir. Sûrenin birinci âyetinde savaştan elde edilen ganimetlerin Allah ve Resûlüne ait olduğu ifade edildiği için sûreye bu ad verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Sure, H.2. yılda İslâm ile küfür arasındaki ilk savaştan (Bedir savaşından) sonra nazil olmuştur. Sure savaşın ayrıntılı ve kapsamlı bir özetini verdiğine göre, tüm surenin bir defada ve aynı zamanda indirilmiş olması muhtemeldir. Fakat savaş sonucu ortaya çıkan problemlerle ilgili bazı ayetler sonradan indirilmiş ve bir bütün oluşturmak üzere diğer ayetler arasında gerekli yerlere konulmuş da olabilir. Her halukârda, surenin herhangi bir yerinde, bu surenin birkaç bölümden oluşan bir derleme olduğunu gösteren hiç bir işaret yoktur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan:
Sureyi incelemeye geçmeden önce Bedir savaşına yol açan olaylara bir göz atmakta fayda vardır.
Peygamberliğin Mekke'de geçen ilk on küsur yılında, davet; sebat ve dayanıklılık hususundaki başarısını ispat etmişti. Bu başarı iki noktaya dayanıyordu. Birincisi en üstün karakter özelliklerine sahip olan Hz. Peygamber (s.a) görevini hikmet, hoşgörü ve şevkle yapıyordu. Davranışlarıyla, bu hareketi başarılı bir sona ulaştıracağını ve böylece, bu yolda her tür tehlike ve engeli karşılamağa hazır olduğunu göstermişti. İkincisi, davetin kendisi de o denli etkileliyiciydi ki, kaçınılmaz bir şekilde insanların zihinlerini ve gönüllerini kendisine çekiyordu. Öyle ki cahiliye, hurafe ve ön yargılardan oluşmuş tüm engeller onun gelişmesini önleyemiyordu. İşte bu nedenle, bu "hareket"i önceleri küçümseyen "cahiliye" Arapları, Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke döneminin sonlarında aynı "hareket"i büyük bir tehlike olarak kabul etmeye başlamış ve sahip oldukları tüm güçlerle onu ezmeye çalışmışlardır. Fakat yukarıda değinilen gücüne rağmen hareket, zafere ulaşmasını sağlayacak bazı niteliklerden hâlâ yoksundu:
Birincisi, hareketin çevresine sadece inanmakla kalmayıp kendilerini tamamen onun başarı ve zaferine adayan yeteri sayıda taraftar toplandığı henüz ispatlanmamıştı. Bunlar o denli kendilerini davaya adamışlardı ki, tüm enerji ve çabalarını harcamaya, hatta en yakın akrabaları bile olsa tüm dünyaya karşı davalarını savunmak için savaş açmaya ve bu uğurda canlarını fedaya etmeye hazırdılar. Müslümanların, Mekkeli Kureyşliler elinde en şiddetli işkencelere maruz kaldıkları ve imanlarındaki sebatlarını ve İslâm'a olan bağlılıklarını ispat ettikleri doğrudur. Fakat İslam'ın çevresinde, o idealden başka bir şeyi önemsemeyen ve hayatlarını onun yolunda feda eden bir insan grubu toplandığını gösterilebilmesi için başka denemelere de ihtiyaç vardı.
İkincisi, gerçi İslam'ın sesi tüm ülkeye yayılmıştı, ama onun etkisi ve topladığı güç, sadece belirli bir bölge ile sınırlı kalmıştı. İslam eski "cahiliye" düzeni ile şiddetli bir çatışmaya girecek kadar yeterli bir güce henüz ulaşamamıştı.
Üçüncüsü, İslam'ın henüz kendi yurdu yoktu ve gücünü yoğunlaştırıp, ileriki hareketler için bir dayanak olarak kullanabileceği bir toprağa henüz sahip değildi. Çünkü Müslümanlar ülkenin her tarafında dağınık bir haldeydi ve kendilerini yurtlarından söküp çıkarmak isteyen kana susamış düşmanlarıyla, kafirlerle içiçe yaşıyorlardı.
Dördüncüsü, Müslümanlar henüz İslam'a dayalı hayat tarzının bereket ve lutuflarını pratikte gösterebilecek bir fırsat ele geçirmemişlerdi. Ne bir İslam kültürü, ne bir İslam ekonomisi sosyal ve siyasal sistemi, ne de onlara yol gösterecek savaş ve barış ilkeleri vardı. Bu nedenle Müslümanar, tüm hayat tarzlarının dayanağını teşkil edecek bu ahlakî ilkeleri ortaya koyma fırsatı bulamamışlardı. Müslümanların bir toplum olarak davalarını tebliğde samimi oldukları da bir deneme ile henüz ortaya konmamıştı.
Allah bu eksiklikleri doldurmak için fırsat yarattı.
Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'de geçirdiği son dört yıl boyunca İslam'ın sesi Yesrib'de (Medine'de) etkisini hissettiriyor ve Yesribliler, çeşitli nedenlerle diğer Arap kabilelerinden daha hızlı ve hazır bir şekilde daveti kabul ediyorlardı. Hatta Peygamberliğin onikinci yılında, hac mevsiminde 75 kişilik bir heyet gecenin karanlığında Hz. Peygamber (s.a) ile buluştu. Bu insanlar sadece iman etmekle kalmadılar, aynı zamanda ona ve taraftarlarına bir yurt, yuva vermeyi teklif ettiler. Hz. Peygamber de (s.a) Allah'ın lutfettiği bu çığır-açan fırsatı değerlendirdi.
Yesribliler bu teklifin ciddiyetini biliyorlardı ve bunun sadece bir mülteciye sığınma hakkı vermek anlamında olmadığını, fakat lider ve başkanları olması için Allah'ın Rasûlü'nü davet etmek demek olduğunun da farkındaydılar. Aynı şeklide muhacirlerle birlikte, kendilerinin de katılacağı düzenli bir toplum oluşturmak üzere davet ettiklerini de biliyorlardı. O halde Yesriblilerin yaptığı teklif,Yesrib'i "İslam Şehri" yapmaktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) onların davetini kabul etti ve Yesrib'i Arabistan'da ilk "İslam Şehri" yaptı.
Yesribliler bu teklifin ne anlama geldiğini de biliyorlardı. Bu teklif aslında, tüm Arabistan'a savaş ilanı ve kendilerine ekonomik ve sosyal boykot uygulanmasına da bir çağrıda bulunmak demekti. Ve Yesribli "Ensar" Akabe'de Hz. Peygamber'e (s.a) biat ettiklerinde, bunun sonuçlarının da farkındaydılar. Biat sırasında Yesribli delegelerin en genci olan Esad bin Zürare (r.a) ayağı kalktı ve şöyle dedi: "Ey Yesribliler! Beni dinleyin ve meseleyi etraflıca düşünün. Biz onu Allah'ın Rasûlü olarak kabul edip geldik, ama tüm Arabistan'ın düşmanlığını üzerimize çekeceğimizi de bilmeliyiz. Çünkü onu Yesrib'e götürdüğümüzde bize saldıracak ve çocuklarımız kılıçtan geçirilecek. Bu nedenle, eğer bunu karşılamaya cesaretiniz varsa ona biat edin. O zaman Allah size onun mukafatını verir. Ama sizin kendi canınızı ondan ve getirdiği mesajdan daha çok seviyorsanız, bu meseleyi burada bırakın ve açıktan açığa özür beyan edin. Çünkü Allah şu anda özürlerinizi kabul eder."
Heyetten Abbas bin Ubade bin Nadle, aynı noktaları vurguladı:
"Bu şahsa yaptığınız bağlılık yemininin ne ifade ettiğini biliyor musunuz?" ("Evet, biliyoruz" sesleri) . "Siz ona biat etmekle tüm dünyaya savaş ilan ediyorsunuz. Artık hayatlarınız ve mallarınız için her tür muhtemel tehlike gündemdedir. Bu nedenle iyi düşünün. Eğer, zihninizden o zaman onu düşmanlarına teslim etmek gibi bir düşünce geçiyorsa, onu şimdi yalnız bırakmak daha iyidir. Çünkü böyle bir davranış size bu dünyada da ahirette de utanç ve zillet getirecektir. Diğer taraftan eğer bu davetin neden olacağı tüm sonuçlara göğüs gereceğinize samimiyetle inanıyorsanız, o zaman en hayırlısı ona biat etmenizdir. Çünkü Allah'a andolsun ki bu size bu dünyada da, ahirette de hayır getirecektir."
Bunun üzerine heyettekilerin hepsi bir ağızdan bağırdılar. "Bütün servetimizi, akrabalarımızı ve ailemizi onun uğrunda feda etmeye hazırız."
İşte "İkinci Akabe Biatı" diye bilinen meşhur bağlılık yemini bu zaman yapıldı.
Diğer taraftan Mekkeliler de kendi açılarından bunun ne anlama geldiğinin farkındaydılar. Çok iyi tanıdıkları Hz. Muhammed'in (s.a) sahip olduğu büyük şahsiyeti, olağanüstü yetenekleriyle bu anlaşma sonucunda büyük bir destek kazanacağının farkına vardılar. Çünkü bu, Rasulullah'a (s.a) olan bağlılık ve sebatları denenmiş olan Müminlerin Hz. Peygamber'in (s.a) liderlik ve rehberliğinde disiplinli bir toplum halinde birleşip bütünleşmelerine yardım edecekti. Ve kafirler bunun, kendi eski hayat tarzları için ölüm anlamına geldiğini de biliyorlardı. Hayatlarını kazandıkları tek ve en önemli kaynak olan ticaret için de Medine'nin ne denli stratejik bir öneme sahip olduğunun da farkındaydılar.
Medine'nin coğrafi konumu, Müslümanların, Yemen'le Suriye arasındaki ticaret yolunu kesmelerini ve böylece onların ve diğer putperest kabilelerin ekonomilerini kökten sarsmalarını mümkün kılacak nitelikteydi. Taif ve diğer bölgeler hariç sadece Mekkelilerin bu yol üzerinden yaptığı ticaretin değeri yılda ikiyüz bin dinar tutuyordu.
Kureyşliler Akabe Biatı'nın ifade ettiği anlamdan haberdar oldukları için, o gece bu bağlılık yeminini haber aldıklarında büyük bir rahatsızlık duydular. İlk önce Medinelileri kendi taraflarına çekmeye çalıştılar. Fakat Müslümanların küçük gruplar halinde Medine'ye hicret ettiklerini görünce, Hz. Peygamber'in de (s.a) bir müddet sonra hicret edeceğini anladılar. Bundan sonra, bu büyük tehlikeyi engellemek için kesin bir tavır almak için hazırlandılar.
Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden birkaç gün önce Kureyşliler meseleyi görüşmek üzere bir toplantı yaptılar. Bir müddet tartıştıktan sonra, Hz. Peygamber'in (s.a) hayatına son vermek üzere Beni Haşim hariç Kureyş'in her kabilesinden bir kişi seçilmesine karar verdiler. Bunun amacı Hz. Peygamber'in (s.a) ailesinin diğer Kureyş kabilelerinin tümü ile savaşmasını zorlaştırmak ve onları, Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesine karşılık intikam almak yerine, kan-diyeti almayı kabul etmeye zorlamaktı. Fakat Allah'ın bir lütfu sonucu Hz. Peygamber'in (s.a) hayatını hedef alan tuzak, onun takdir edilecek basireti ve Allah'a duyduğu tam güven sayesinde başarısızlıkla sonuçlandı ve Hz. Peygamber (s.a) sağ salim Medine'ye ulaştı. Onun hicret etmesini engelleyemeyince, Medine'ye ulaştığından beri Hz. Peygamber'e (s.a) kin besleyen Abdullah b. Ubey'den faydalanmayı düşündüler.
Kureyş ticaret yolları.
Abdullah, Medine'nin ileri gelen liderlerindendi ve halkı onu kral yapmaya karar vermişti. Fakat Evs ve Hazreç'in çoğunluğu müslüman olup, Hz. Peygamber'i (s.a) lider, rehber ve başkanları olarak kabul edince, onun kral olma konusundaki tüm ümitleri suya düştü. Bu nedenle Kureyşliler ona şöyle bir mektup yazdılar: "Siz bizim düşmanımıza sığınma hakkı tanıdığınız için, açıkça söylüyoruz ki, ya onunla kendiniz savaşır veya onu şehrinizden sürgün edersiniz ya da Allah'a andolsun ki şehrinize saldırır, erkeklerinizi öldürür ve kadınlarınızı cariye ediniriz." Bu mektup Abdullah b. Ubey'in kıskançlık duygularını alevlendirdi ve bazı tuzaklar kurmaya niyetlendi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) tam zamanında gerekli önlemleri aldı ve onun düzenleri bozuldu.
Kureyşliler tehdit için bir fırsat daha buldular. Medine'nin ileri gelenlerinden biri olan Sa'd b. Muaz, Umre için Mekke'ye gittiğinde, Ebu Cehil, Kabe'nin önünde onun yolunu kesti ve şöyle dedi: "Siz bizim dinimizi reddedenlere sığınma hakkı vermiş ve onlara yardım etmişken, senin huzur içinde umre yapmana izin vereceğimizi mi sanıyorsun? Eğer Umeyye b. Halef'in misafiri olmasaydın, buradan canlı çıkamazdın." Sa'd: "Allah'a andolsun, eğer beni bundan alıkoyarsan ben de senden daha kötü bir intikam alırım ve senin Medine'den geçen yolunu keserim." cevabını verdi. Bu olay, Mekke'lilerin, Müslümanları Kabe'ye hac ziyareti yapmaktan alıkoyacakları, Medinelilerin ise buna karşılık Suriye ticaret yolunu İslam düşmanlarına kapatacakarı konusunda bir ilâna neden oldu. Gerçekte Müslümanların, çıkarları bu ticaret yoluna bağlı olan Kureyşlileri ve diğer kabileleri, İslam'a karşı düşmanca tavırlarını tekrar gözden geçirmeye zorlamak için bu yolu dikkatli bir gözetim altında tutmaktan başka seçenekleri yoktu. İşte bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) bu probleme çok büyük önem vermiştir. Yeni kurulan İslam toplumunu organize etmek için gerekli ilk düzenlemeleri ve komşu Yahudi topluluklarıyla barış anlaşmaları yaptıktan sonra, bu bağlamda iki önlem almıştır.
Birincisi, Kızıl Deniz'le bu ticaret yolu arasında yaşayan kabilelerle anlaşma yapıp onları müslümanlarla tarafsızlık (neutrality) anlaşması imzalamaya ikna etmek üzere görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerde başarılı oldu ve sahildeki dağlık bölgenin en önemli kabilelerinden bir olan Cuheyne ile tarafsızlık anlaşması yaptı. Daha sonra, Hicretin birinci yılının sonunda, Yenbu ve Zu'l-Uşayra'ya yakın bir yerde yaşayan Beni Demre kabilesi ile savunma anlaşması yaptı. H. 2. yılda Beni Müdlic de, Beni Demre'nin komşuları olduğundan bu anlaşmaya dahil oldu. Daha sonra Müslümanların yürüttüğü tebliğ hareketinin sonucu bu kabilelerden bir çoğu İslam'ı kabul etti.
Bedir üzerinden Mekke-Suriye ve ayrıca Medine-Bedir kervan yolları.
İkincisi, Hz. Peygamber (s.a) Kureyşlilere bir uyarı olsun diye bu yola arka arkaya kendi adamlarından oluşan küçük gruplar gönderdi ve bazılarında kendisi de bulundu. Hicret'in birinci yılında bu yola dört sefer yapıldı: Hz. Hamza'nın liderliğindeki sefer, Ubade b. Haris'in ve Sa'd b. Ebi Vakkas'ın liderliğindeki seferler ve Hz. Peygamber'in (s.a) liderliğindeki Ebva Seferi. İkinci yılın ilk ayında aynı ticaret yoluna iki akın daha düzenlendi. Bunlar da Buvat gazvesi ve Zu'l-Uşayra gazvesi diye bilinirler.
Tüm bu gazve ve akınlar hakkında önemli olan iki nokta dikkate değer:
Birincisi, bu akınlardan hiçbirinde ne kan dökülmüş, ne de bir kervan yağmalanmıştır. Bu da, bu akınların asıl amacının Kureyşlilere rüzgarın hangi yönde estiğini göstermek olduğunu açığa çıkarmak olmuştur. İkincisi, bu akınlardan hiç birine Hz. Peygamber (s.a) hiçbir Medineliyi göndermedi. Bütün akın grupları sadece muhacirlerden oluyordu. Böylece çatışma Kureyşliler arasında kalacak ve başka kabilelerin girmesiyle daha da yayılmayacaktı. Diğer taraftan, Mekke'deki Kureyşliler bu çatışmaya başkalarını da sokmaya çalışıyorlardı. Medine'ye akın birlikleri gönderdiklerinde insanları talan etmekten çekinmiyorlardı. Mesela, Kurz b. Cabir el Fihri liderliğindeki grup, gerçek niyetlerinin ne olduğunu gösterecek şekilde şehrin hemen dışında Medinelilerin sığırlarını talan edip ele geçirdiler.
İşte H. 2. yılında Şaban ayında (M.S. Şubat veya Mart 632) sadece otuz kırk kişinin koruyuculuğunda 50.000 dinar veya daha fazla değerinde mal taşıyan Kureyş ticaret kervanının Suriye'den Mekke'ye giderken Medine'den kolayca saldırılabilecek bir bölgeye geldiğinde durum böyleydi. Kervan binlerce liralık ticari mal taşıdığı ve çok iyi korunmadığı için, kervanın lideri Ebu Süfyan, doğal olarak ve daha önceki deneyiminin de etkisiyle müslümanların bir saldırı düzenlemesinden korktu. Bu nedenle, tehlikeli bölgeye girer girmez, çılgın görünüşüyle yardım çağrısında bulunması için bir sürücüyü Mekke'ye gönderdi. Sürücü Mekke'ye geldiğinde, eski bir Arap geleneğine uyarak, devesinin kulaklarını yırttı, burnunu kesti ve devesine ters bindi. Daha sonra gömleğini önden ve arkadan yırtarak tüm sesiyle bağırdı: "Ey Kureyşliler! Ebu Süfyan yönetiminde Suriye'den gelen kervanımızı korumak için yardım gönderin, çünkü Muhammed ve adamları onun peşinde. Aksi takdirde mallarınıza kavuşacağınızı sanmam. Koşun, yardıma koşun!
"Bu tüm Mekke'de heyecan ve kızgınlık yarattı ve Kureyş'in bütün ileri gelenleri; savaşa hazırlandılar. 600 silahlı asker ve 100 süvarinden oluşan bir ordu, büyük bir coşku ve gösterişle savaş için yola çıktı. Amaçları sadece kervanı kurtarmak değil, aynı zamanda Medine'de güçlenen müslümanların bu yeni tehdidine toptan bir son vermekti. Ticaret yolunu gelecekte tamamen güvenilir bir hale getirmek için, bu yükselen gücü kırmak ve çevredeki kabileleri korkutup sindirmek istiyorlardı.
Etrafta olan olaylardan ve çevrenin durumundan her zaman haberdar olan Hz. Peygamber (s.a) karar verme zamanının ve cesurca bir adım atma anının geldiğini hissediyordu. Bu an kullanılmazsa İslami hareket ebeddiyen sona erebilir ve tekrar dirilmesine hiç bir şans kalmayabilirdi. Çünkü eğer Kureyşliler Medine'ye saldırırsa, şans müslümanların aleyhine olurdu. İslam toplumu hala tehlike ve sarsıntı içindeydi. Çünkü Muhacirler, Medine'de kaldıkları bu kısa süre içinde (iki yıldan az) henüz ekonomik durumlarını düzeltmemişlerdi. Ensar henüz denenmemişti ve komşu Yahudi topluluklar da düşmanca bir tutum içindeydi. Yanısıra Medine'nin içinde güçlü bir müşrik ve münafık grubu vardı. Bunun da ötesinde komşu kabileler Kureyş korkusuyla yaşıyorlar ve onlara dini açıdan yakınlık duyuyorlardı. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) bu muhtemel saldırı sonuçlarının müslümanların lehine olmayacağını hissediyordu.
İkinci ihtimal ise, Kureyşlilerin Medine'ye saldırmayıp sadece bir kuvvet gösterisi ile kervanlarını sağ salim kurtarmaya çalışmalarıydı. Bu durumda da, eğer müslümanlar hareketsiz kalırsa bu onların şöhretini kötü yönde etkileyecekti. Bu çatışmada müslümanların göstereceği bir zayıf tutum, diğer Arapları da cesarete geçirecek ve ülkede müslümanların hayatını çok güvensiz bir konuma sokacaktı. Kureyş'in örnek olmasıyla, çevre kabileler onlara düşmanlık yapacak, Medineli Yahudi, müşrik ve münafıklar da apaçık müslümanlara başkaldıracak ve sadece can, mal ve haysiyet güvenliğini tehlikeye sokmakla kalmayacak, aynı zamanda onların Medine'de yaşamasını bile zorlaştıracaktı.
Müslümanlar, hayatlarını, mal ve şereflerini korumak için düşmanlarının kalplerine korku da salamayacaklardı. Durumun dikkatle incelenmesi, Hz. Peygamber'i (s.a) bu kararlı adımı atmaya ve toplayabildiği güçle savaşa gitmeye yöneltti. Çünkü ancak bu şekilde İslam toplumunun yaşamaya hakkı veya yok olmaya mahkum olup olmadığı gösterilmiş olacaktı.
Hz. Peygamber (s.a) bu büyük kararı verdiğinde, tüm Ensar ve Muhacirleri topladı ve hiç bir şeyi gizlemeksizin tüm meseleyi onlara anlattı: "Allah size iki şeyden biriyle karşılaşmayı vaddetti; kuzeyden gelen kervan veya güneyden gelen Kureyş ordusu. Hangisine saldırmak istiyorsunuz?" Oradakilerin çoğu kervana saldırmak istediklerini söylediler. Fakat başka bir noktayı gözönünde bulunduran Hz. Peygamber (s.a) sorusunu tekrarladı. Bunun üzerine Muhacirlerden Mikdad b. Amr ayağa kalktı ve şöyle dedi:
Bedir Savaşı'nda cephelerin durumu.
"Ey Allah'ın Resûlü, Allah'ın sana emrettiği yöne git, nereye gidersen biz seninle beraber geliriz. Biz İsrailoğulları gibi: "Git ve Rabbinle birlikte savaş, biz sizi burada bekliyoruz," demeyiz. Bilakis: "Git ve Rabbinle birlikte savaş; biz de son nefesimize dek sizin yanınızda savaşacağız" deriz. "Peygamber (s.a) yine bir karara vardığını belirtmedi ve henüz İslam uğrunda hiçbir savaşta rol almayan Ensar'dan bir cevap bekledi. Bu onların İslam uğrunda savaşmaya hazır olduklarını ispat edecekleri ilk fırsat olduğundan Hz. Peygamber (s.a) direkt olarak onlara hitap etmeksizin üç kez tekrarladı. Bunun üzerine Ensar'dan Sa'd b. Mu'az ayağa kalktı ve: "Galiba bu soruyu bize soruyorsun" dedi. Hz. Peygamber (s.a) "Evet" deyince Sa'd şu cevabı verdi: "Biz sana inandık, senin getirdiğin şeyin hak olduğunu tasdik ettik ve seni dinlemek ve sana itaat etmek üzere kesin söz verdik. Bu nedenle, Ey Allah'ın Resulü neyi dilersen onu yap. Seni Hak'la gönderen Allah'a andolsun ki seni deniz kıyısına kadar takip etmeye hazırız. Eğer denize girersen biz de seninle birlikte gireriz. Seni temin ederiz ki, hiç birimiz geride kalmaz ve seni terketmez. Bizi yarın savaş alanına götürsen de seninle birlikte savaşa gitmekte hiç birimiz tereddüt etmeyiz. Savaşta sebat edeceğiz ve hayatımızı orada feda edeceğiz. Ümit ederiz ki, bizim bu davranışımız Allah'ın rahmetiyle senin kalbini ferahlatır. Bu nedenle, Allah'ın lütfuna güvenerek bizi savaş alanına götür."
Bu konuşmalardan sonra, kervana doğru değil, Kureyş ordusuna doğru yürünülmesine karar verildi. Fakat bu kararın çok sıradan bir özelliğe sahip olduğuna dikkat edilmelidir. Çünkü savaş alanına giden askerlerin sayısı üçyüzden biraz fazlaydı. (86 Muhacir, 61 Evs'li 170 Hazreç'li) Bu küçük ordunun silahları azdı ve savaş için teçhizatları yoktu. Sadece birkaç tanesinin atı vardı ve diğerleri sahip oldukları toplam 70 deveye sırayla üçer dörder binmek zorundaydılar. Her şeyin ötesinde savaş için yeterli silahları yoktu. Sadece 60 kişinin zırhı vardı. Bu nedenle hayatlarını İslam uğruna feda etmeye hazır olanlar hariç, savaşa katılanların çoğu bile bile ölüme gidiyormuşçasına korku ile dolmuşlardı. Olaylara kişisel çıkarları açısından bakanlar da vardı. İslam'ı kabul etmiş olmalarına rağmen, bu imanın kendilerinden canlarını ve mallarını feda etmelerini isteyebileceğini idrak edemiyorlardı. İşte bunlar, bu seferin dini heyecandan kaynaklanan akılsızca bir savaş olduğunu düşünüyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) ve gerçek müminler hayati risk taşıyan bu kritik anın önemini kavramışlardı.
Bu nedenle Allah'a dayanarak dosdoğru Kureyş ordusunun geldiği güney batıya yöneldiler. Bu onların başlangıçtan beri kervanı yağmalamak için değil, Kureyş ordusu ile savaşmak üzere yola çıktıklarını göstermektedir. Çünkü eğer kervanı yağmalamayı düşünmüş olsalardı, güney-batı yönüne değil kuzey-batı yönünü tutarlardı.
İki ordu Ramazan'ın on yedinci günü Bedir'de karşılaştılar. İki ordu karşı karşıya geldiğinde ve Hz. Peygamber (s.a) Kureyş ordusunun müslümanlarının üç katı olduğunu ve daha iyi silahlandığını gördüğü zaman, ellerini yukarı kaldırdı ve büyük bir tevazu ile şu duayı yaptı: "Allah'ım! İşte Kureyşliler savaş teçhizatlarıyla övünüyorlar, senin Rasulü'nün yalancı olduğunu ispatlamaya gelmişler. Allah'ım! Bana vahyettiğin yardımı gönder. Allah'ım! Eğer senin kullarından oluşan bu küçük ordu helâk olursa, o zaman yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak."
Savaşta Mekkeli muhacirler en ağır imtihana tabi tutuldular. Çünkü yakın akrabalarına karşı savaşmak kendi babalarını, oğullarını dayı ve amcalarını kılıçtan geçirmek zorundaydılar. Sadece Hakkı samimiyetle kabul etmiş ve bâtılla tüm bağlarını koparmış olanlar böyle zor bir imtihandan başarıyla çıkabilirdi. Diğer taraftan Ensar'ın tabi tutulduğu imtihan da kolay değildi. Ensar o zamana dek, müslümanlara sağınma hakkı tanıyarak Kureyşlileri ve müttefiklerini sadece dışlamakla kalmışlardı. Fakat şimdi, ilk defa, onlarla savaşacaklar ve uzun sürecek bir savaşın tohumlarını atacaklardı. Bu da büyük bir imtihandı, çünkü birkaç bin kişilik nüfusa sahip bir şehrin tüm Arabistan'a karşı savaşın yükünü taşıyacağı anlamına geliyordu. Şu da açık bir gerçek ki, sadece kişisel çıkarlarını feda edecek kadar İslam'a bağlı olanlar bu cesurca adımı atabilirlerdi.
Böylece Allah, Muhacirlerin ve Ensar'ın kendilerini feda etmelerini, samimi imanları nedeniyle kabul etti ve onları yardımı ile mükafatlandırdı. Kibirli, iyi silahlanmış Kureyş ordusu, İslam'ın bu silahsız erleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Onlardan 70 kişi öldürüldü, 70 kişi de esir alındı. Ayrıca bu öldürülenlerin içinde İslam'a en büyük düşmanlıklar yapan Kureyş liderleri de vardı. Bu büyük zaferin, İslam'ı kendi adıyla anılan bir güç haline getirmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Batılı bir araştırmacı, Bedir savaşından önce İslam'ın sadece bir din ve bir devlet olduğunu, fakat savaştan sonra bir devlet dini ve hatta devletin kendisi olduğunu söyler.
Ele Alınan Konular: Surede işte bu büyük savaş ele alınmaktadır. Fakat bu inceleme, genellikle büyük savaşlardan sonra kumandanların yaptığı incelemeden oldukça farklıdır:
Zafere sevinmek yerine, müslümanların kendilerini ıslah etmeleri için savaş sırasında yüzeye çıkan ahlakî zayıflıklara işaret edilmektedir.
Müslümanların Allah'a güvenip dayanmayı ve sadece O'na ve Resûlü'ne itaat etmeyi öğrenmeleri için, zaferin, onların cesaret ve yiğitlikleriyle değil, Allah'ın yardımı sonucu olduğu vurgulanmaktadır.
Hak'la bâtıl arasındaki çatışmadan alınacak ahlâkî ders bildirilmekte ve bir çatışmada başarıya sebep olan nitelikler açıklanmaktadır.
Daha sonra güzel bir ders vererek, etkili müşriklere, Yahudilere, münafıklara ve savaş esirlerine hitap etmektedir.
Bunun yanısıra savaş ganimetleri ile ilgili talimatlar da verilmektedir. Müslümanlara bunları kendi hakları olarak değil, Allah'ın lütfu olarak kabul etmeleri söylenmektedir. Bu nedenle onlar kendilerine ayrılan payı memnuniyetle kabul etmeli ve Allah'ın kendi yolunda ve fakirlere harcanması için ayırdığı payı gönül hoşluğu ile bırakmalıdır.
Daha sonra sure savaş ve barış kanunları ile ilgili talimatlar da verir, çünkü bunlar İslamî hareketin o dönemde içinde bulunduğu aşama için çok zaruriydi.Burada Müslümanlara, savaşta ve barışta "cahiliye" adetlerinden sakınmaları ve böylece yeryüzünde kendi ahlâkî üstünlüklerini kurmaları emredilmektedir. Bu, aynı zamanda, İslâm'ın ta başından beri tüm dünyaya tebliğ ettiği ve pratik hayatın dayanağını teşkil etmesi gerektiğini savunduğu ahlakın, pratikte uygulanması ve bunun tüm dünyaya gösterilmesi anlamına geliyordu.
Sure aynı zamanda, Dar'ül İslam'da (İslam yurdu) ve bunun sınırları dışında yaşayan Müslümanların statülerini belirlememize yarayacak İslam anayasasının bazı maddelerini de ortaya koymaktadır.
ÖZET Konu: Allah yolunda mücahede.
Bu sure, Bedir savaşını anlatırken (cihadın sadece bize ait yönü olan) savaş ve barışla ilgili genel ilkeler vazeder ve bunları, Müslümanların ahlâkî eğitimi için kullanır.
Konular ve Birbirleriyle İlişkisi:
1-41 Bu bölüm "savaş ganimetleri" ile ilgili soruları ele alır. Kur'an, bunların savaş ganimetleri değil, "Allah'ın nimet ve lütfu" olduğunu söyler ve Bedir savaşının (ve diğer savaşanların da) Müslümanların çabaları ile değil, Allah'ın yardımı ile kazanıldığını göstererek bunu ispat eder. Aynı zamanda (39. ayette) müslümanların savaştaki amacının, ganimet toplamak değil, İslamın vazedilmesine engel olan tüm elverişsiz şartları ortadan kaldırmak olması gerektiği söylenir. Bunun yanısıra, ganimetler, Allah'ın nimetleri olduğu için Allah ve Resûlü'ne aittir ve onları toplama hakkı sadece Allah ve Resûlü'ne aittir. Daha sonra müslümanlar bu şartları kabul edecek bir konuma getirildikten sonra 41. ayette ganimetlerin nasıl bölüştürüleceği açıklanır.
42-54 Bedir savaşının sonucu, İslam'ın "cahiliye"ye galip geleceği bir şekilde Allah tarafından daha önce belirlenmişti. Bundan alınacak ders, müslümanların Allah'a güvenmeleri ve kafirler gibi şeytanın saptırmalarına kanmamalarıdır.
55-59 Anlaşmalara sadakat emredilmekte ve müslümanlardan karşı taraf bozmadıkça yapılan anlaşmalara uymaları istenmektedir.
60-66 Müslümanlar her an cephede savaşmaya hazır olmalıdırlar, fakat, karşı taraf istediğinde her an barış yapmaya da hazır olmalıdırlar.
67-71 Bu ayetlerde savaş esirleri ile ilgili talimatlar verilmektedir.
72-75 Müslümanlara düşmanlarına karşı bir bütün halinde olabilmeleri için, birbirleriyle uyumlu bir ilişki içinde olmaları gerektiği öğretilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
8
Ganimetler · Medine
الأنفال
75
Sure Adı Açıklaması
Bu sure, "Enfal" (Ganimetler) adını birinci ayetten almaktadır. Enfâl, ziyade manasına gelen "nefl" kelimesinin çoğuludur. İslâm dinini savunmak için yapılan savaşlarda elde edilen sevaba ek olarak alınan ganimet malına da "nefl" denilmiştir. Sûrenin birinci âyetinde savaştan elde edilen ganimetlerin Allah ve Resûlüne ait olduğu ifade edildiği için sûreye bu ad verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Sure, H.2. yılda İslâm ile küfür arasındaki ilk savaştan (Bedir savaşından) sonra nazil olmuştur. Sure savaşın ayrıntılı ve kapsamlı bir özetini verdiğine göre, tüm surenin bir defada ve aynı zamanda indirilmiş olması muhtemeldir. Fakat savaş sonucu ortaya çıkan problemlerle ilgili bazı ayetler sonradan indirilmiş ve bir bütün oluşturmak üzere diğer ayetler arasında gerekli yerlere konulmuş da olabilir. Her halukârda, surenin herhangi bir yerinde, bu surenin birkaç bölümden oluşan bir derleme olduğunu gösteren hiç bir işaret yoktur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan:
Sureyi incelemeye geçmeden önce Bedir savaşına yol açan olaylara bir göz atmakta fayda vardır.
Peygamberliğin Mekke'de geçen ilk on küsur yılında, davet; sebat ve dayanıklılık hususundaki başarısını ispat etmişti. Bu başarı iki noktaya dayanıyordu. Birincisi en üstün karakter özelliklerine sahip olan Hz. Peygamber (s.a) görevini hikmet, hoşgörü ve şevkle yapıyordu. Davranışlarıyla, bu hareketi başarılı bir sona ulaştıracağını ve böylece, bu yolda her tür tehlike ve engeli karşılamağa hazır olduğunu göstermişti. İkincisi, davetin kendisi de o denli etkileliyiciydi ki, kaçınılmaz bir şekilde insanların zihinlerini ve gönüllerini kendisine çekiyordu. Öyle ki cahiliye, hurafe ve ön yargılardan oluşmuş tüm engeller onun gelişmesini önleyemiyordu. İşte bu nedenle, bu "hareket"i önceleri küçümseyen "cahiliye" Arapları, Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke döneminin sonlarında aynı "hareket"i büyük bir tehlike olarak kabul etmeye başlamış ve sahip oldukları tüm güçlerle onu ezmeye çalışmışlardır. Fakat yukarıda değinilen gücüne rağmen hareket, zafere ulaşmasını sağlayacak bazı niteliklerden hâlâ yoksundu:
Birincisi, hareketin çevresine sadece inanmakla kalmayıp kendilerini tamamen onun başarı ve zaferine adayan yeteri sayıda taraftar toplandığı henüz ispatlanmamıştı. Bunlar o denli kendilerini davaya adamışlardı ki, tüm enerji ve çabalarını harcamaya, hatta en yakın akrabaları bile olsa tüm dünyaya karşı davalarını savunmak için savaş açmaya ve bu uğurda canlarını fedaya etmeye hazırdılar. Müslümanların, Mekkeli Kureyşliler elinde en şiddetli işkencelere maruz kaldıkları ve imanlarındaki sebatlarını ve İslâm'a olan bağlılıklarını ispat ettikleri doğrudur. Fakat İslam'ın çevresinde, o idealden başka bir şeyi önemsemeyen ve hayatlarını onun yolunda feda eden bir insan grubu toplandığını gösterilebilmesi için başka denemelere de ihtiyaç vardı.
İkincisi, gerçi İslam'ın sesi tüm ülkeye yayılmıştı, ama onun etkisi ve topladığı güç, sadece belirli bir bölge ile sınırlı kalmıştı. İslam eski "cahiliye" düzeni ile şiddetli bir çatışmaya girecek kadar yeterli bir güce henüz ulaşamamıştı.
Üçüncüsü, İslam'ın henüz kendi yurdu yoktu ve gücünü yoğunlaştırıp, ileriki hareketler için bir dayanak olarak kullanabileceği bir toprağa henüz sahip değildi. Çünkü Müslümanlar ülkenin her tarafında dağınık bir haldeydi ve kendilerini yurtlarından söküp çıkarmak isteyen kana susamış düşmanlarıyla, kafirlerle içiçe yaşıyorlardı.
Dördüncüsü, Müslümanlar henüz İslam'a dayalı hayat tarzının bereket ve lutuflarını pratikte gösterebilecek bir fırsat ele geçirmemişlerdi. Ne bir İslam kültürü, ne bir İslam ekonomisi sosyal ve siyasal sistemi, ne de onlara yol gösterecek savaş ve barış ilkeleri vardı. Bu nedenle Müslümanar, tüm hayat tarzlarının dayanağını teşkil edecek bu ahlakî ilkeleri ortaya koyma fırsatı bulamamışlardı. Müslümanların bir toplum olarak davalarını tebliğde samimi oldukları da bir deneme ile henüz ortaya konmamıştı.
Allah bu eksiklikleri doldurmak için fırsat yarattı.
Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'de geçirdiği son dört yıl boyunca İslam'ın sesi Yesrib'de (Medine'de) etkisini hissettiriyor ve Yesribliler, çeşitli nedenlerle diğer Arap kabilelerinden daha hızlı ve hazır bir şekilde daveti kabul ediyorlardı. Hatta Peygamberliğin onikinci yılında, hac mevsiminde 75 kişilik bir heyet gecenin karanlığında Hz. Peygamber (s.a) ile buluştu. Bu insanlar sadece iman etmekle kalmadılar, aynı zamanda ona ve taraftarlarına bir yurt, yuva vermeyi teklif ettiler. Hz. Peygamber de (s.a) Allah'ın lutfettiği bu çığır-açan fırsatı değerlendirdi.
Yesribliler bu teklifin ciddiyetini biliyorlardı ve bunun sadece bir mülteciye sığınma hakkı vermek anlamında olmadığını, fakat lider ve başkanları olması için Allah'ın Rasûlü'nü davet etmek demek olduğunun da farkındaydılar. Aynı şeklide muhacirlerle birlikte, kendilerinin de katılacağı düzenli bir toplum oluşturmak üzere davet ettiklerini de biliyorlardı. O halde Yesriblilerin yaptığı teklif,Yesrib'i "İslam Şehri" yapmaktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) onların davetini kabul etti ve Yesrib'i Arabistan'da ilk "İslam Şehri" yaptı.
Yesribliler bu teklifin ne anlama geldiğini de biliyorlardı. Bu teklif aslında, tüm Arabistan'a savaş ilanı ve kendilerine ekonomik ve sosyal boykot uygulanmasına da bir çağrıda bulunmak demekti. Ve Yesribli "Ensar" Akabe'de Hz. Peygamber'e (s.a) biat ettiklerinde, bunun sonuçlarının da farkındaydılar. Biat sırasında Yesribli delegelerin en genci olan Esad bin Zürare (r.a) ayağı kalktı ve şöyle dedi: "Ey Yesribliler! Beni dinleyin ve meseleyi etraflıca düşünün. Biz onu Allah'ın Rasûlü olarak kabul edip geldik, ama tüm Arabistan'ın düşmanlığını üzerimize çekeceğimizi de bilmeliyiz. Çünkü onu Yesrib'e götürdüğümüzde bize saldıracak ve çocuklarımız kılıçtan geçirilecek. Bu nedenle, eğer bunu karşılamaya cesaretiniz varsa ona biat edin. O zaman Allah size onun mukafatını verir. Ama sizin kendi canınızı ondan ve getirdiği mesajdan daha çok seviyorsanız, bu meseleyi burada bırakın ve açıktan açığa özür beyan edin. Çünkü Allah şu anda özürlerinizi kabul eder."
Heyetten Abbas bin Ubade bin Nadle, aynı noktaları vurguladı:
"Bu şahsa yaptığınız bağlılık yemininin ne ifade ettiğini biliyor musunuz?" ("Evet, biliyoruz" sesleri) . "Siz ona biat etmekle tüm dünyaya savaş ilan ediyorsunuz. Artık hayatlarınız ve mallarınız için her tür muhtemel tehlike gündemdedir. Bu nedenle iyi düşünün. Eğer, zihninizden o zaman onu düşmanlarına teslim etmek gibi bir düşünce geçiyorsa, onu şimdi yalnız bırakmak daha iyidir. Çünkü böyle bir davranış size bu dünyada da ahirette de utanç ve zillet getirecektir. Diğer taraftan eğer bu davetin neden olacağı tüm sonuçlara göğüs gereceğinize samimiyetle inanıyorsanız, o zaman en hayırlısı ona biat etmenizdir. Çünkü Allah'a andolsun ki bu size bu dünyada da, ahirette de hayır getirecektir."
Bunun üzerine heyettekilerin hepsi bir ağızdan bağırdılar. "Bütün servetimizi, akrabalarımızı ve ailemizi onun uğrunda feda etmeye hazırız."
İşte "İkinci Akabe Biatı" diye bilinen meşhur bağlılık yemini bu zaman yapıldı.
Diğer taraftan Mekkeliler de kendi açılarından bunun ne anlama geldiğinin farkındaydılar. Çok iyi tanıdıkları Hz. Muhammed'in (s.a) sahip olduğu büyük şahsiyeti, olağanüstü yetenekleriyle bu anlaşma sonucunda büyük bir destek kazanacağının farkına vardılar. Çünkü bu, Rasulullah'a (s.a) olan bağlılık ve sebatları denenmiş olan Müminlerin Hz. Peygamber'in (s.a) liderlik ve rehberliğinde disiplinli bir toplum halinde birleşip bütünleşmelerine yardım edecekti. Ve kafirler bunun, kendi eski hayat tarzları için ölüm anlamına geldiğini de biliyorlardı. Hayatlarını kazandıkları tek ve en önemli kaynak olan ticaret için de Medine'nin ne denli stratejik bir öneme sahip olduğunun da farkındaydılar.
Medine'nin coğrafi konumu, Müslümanların, Yemen'le Suriye arasındaki ticaret yolunu kesmelerini ve böylece onların ve diğer putperest kabilelerin ekonomilerini kökten sarsmalarını mümkün kılacak nitelikteydi. Taif ve diğer bölgeler hariç sadece Mekkelilerin bu yol üzerinden yaptığı ticaretin değeri yılda ikiyüz bin dinar tutuyordu.
Kureyşliler Akabe Biatı'nın ifade ettiği anlamdan haberdar oldukları için, o gece bu bağlılık yeminini haber aldıklarında büyük bir rahatsızlık duydular. İlk önce Medinelileri kendi taraflarına çekmeye çalıştılar. Fakat Müslümanların küçük gruplar halinde Medine'ye hicret ettiklerini görünce, Hz. Peygamber'in de (s.a) bir müddet sonra hicret edeceğini anladılar. Bundan sonra, bu büyük tehlikeyi engellemek için kesin bir tavır almak için hazırlandılar.
Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden birkaç gün önce Kureyşliler meseleyi görüşmek üzere bir toplantı yaptılar. Bir müddet tartıştıktan sonra, Hz. Peygamber'in (s.a) hayatına son vermek üzere Beni Haşim hariç Kureyş'in her kabilesinden bir kişi seçilmesine karar verdiler. Bunun amacı Hz. Peygamber'in (s.a) ailesinin diğer Kureyş kabilelerinin tümü ile savaşmasını zorlaştırmak ve onları, Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesine karşılık intikam almak yerine, kan-diyeti almayı kabul etmeye zorlamaktı. Fakat Allah'ın bir lütfu sonucu Hz. Peygamber'in (s.a) hayatını hedef alan tuzak, onun takdir edilecek basireti ve Allah'a duyduğu tam güven sayesinde başarısızlıkla sonuçlandı ve Hz. Peygamber (s.a) sağ salim Medine'ye ulaştı. Onun hicret etmesini engelleyemeyince, Medine'ye ulaştığından beri Hz. Peygamber'e (s.a) kin besleyen Abdullah b. Ubey'den faydalanmayı düşündüler.
Kureyş ticaret yolları.
Abdullah, Medine'nin ileri gelen liderlerindendi ve halkı onu kral yapmaya karar vermişti. Fakat Evs ve Hazreç'in çoğunluğu müslüman olup, Hz. Peygamber'i (s.a) lider, rehber ve başkanları olarak kabul edince, onun kral olma konusundaki tüm ümitleri suya düştü. Bu nedenle Kureyşliler ona şöyle bir mektup yazdılar: "Siz bizim düşmanımıza sığınma hakkı tanıdığınız için, açıkça söylüyoruz ki, ya onunla kendiniz savaşır veya onu şehrinizden sürgün edersiniz ya da Allah'a andolsun ki şehrinize saldırır, erkeklerinizi öldürür ve kadınlarınızı cariye ediniriz." Bu mektup Abdullah b. Ubey'in kıskançlık duygularını alevlendirdi ve bazı tuzaklar kurmaya niyetlendi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) tam zamanında gerekli önlemleri aldı ve onun düzenleri bozuldu.
Kureyşliler tehdit için bir fırsat daha buldular. Medine'nin ileri gelenlerinden biri olan Sa'd b. Muaz, Umre için Mekke'ye gittiğinde, Ebu Cehil, Kabe'nin önünde onun yolunu kesti ve şöyle dedi: "Siz bizim dinimizi reddedenlere sığınma hakkı vermiş ve onlara yardım etmişken, senin huzur içinde umre yapmana izin vereceğimizi mi sanıyorsun? Eğer Umeyye b. Halef'in misafiri olmasaydın, buradan canlı çıkamazdın." Sa'd: "Allah'a andolsun, eğer beni bundan alıkoyarsan ben de senden daha kötü bir intikam alırım ve senin Medine'den geçen yolunu keserim." cevabını verdi. Bu olay, Mekke'lilerin, Müslümanları Kabe'ye hac ziyareti yapmaktan alıkoyacakları, Medinelilerin ise buna karşılık Suriye ticaret yolunu İslam düşmanlarına kapatacakarı konusunda bir ilâna neden oldu. Gerçekte Müslümanların, çıkarları bu ticaret yoluna bağlı olan Kureyşlileri ve diğer kabileleri, İslam'a karşı düşmanca tavırlarını tekrar gözden geçirmeye zorlamak için bu yolu dikkatli bir gözetim altında tutmaktan başka seçenekleri yoktu. İşte bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) bu probleme çok büyük önem vermiştir. Yeni kurulan İslam toplumunu organize etmek için gerekli ilk düzenlemeleri ve komşu Yahudi topluluklarıyla barış anlaşmaları yaptıktan sonra, bu bağlamda iki önlem almıştır.
Birincisi, Kızıl Deniz'le bu ticaret yolu arasında yaşayan kabilelerle anlaşma yapıp onları müslümanlarla tarafsızlık (neutrality) anlaşması imzalamaya ikna etmek üzere görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerde başarılı oldu ve sahildeki dağlık bölgenin en önemli kabilelerinden bir olan Cuheyne ile tarafsızlık anlaşması yaptı. Daha sonra, Hicretin birinci yılının sonunda, Yenbu ve Zu'l-Uşayra'ya yakın bir yerde yaşayan Beni Demre kabilesi ile savunma anlaşması yaptı. H. 2. yılda Beni Müdlic de, Beni Demre'nin komşuları olduğundan bu anlaşmaya dahil oldu. Daha sonra Müslümanların yürüttüğü tebliğ hareketinin sonucu bu kabilelerden bir çoğu İslam'ı kabul etti.
Bedir üzerinden Mekke-Suriye ve ayrıca Medine-Bedir kervan yolları.
İkincisi, Hz. Peygamber (s.a) Kureyşlilere bir uyarı olsun diye bu yola arka arkaya kendi adamlarından oluşan küçük gruplar gönderdi ve bazılarında kendisi de bulundu. Hicret'in birinci yılında bu yola dört sefer yapıldı: Hz. Hamza'nın liderliğindeki sefer, Ubade b. Haris'in ve Sa'd b. Ebi Vakkas'ın liderliğindeki seferler ve Hz. Peygamber'in (s.a) liderliğindeki Ebva Seferi. İkinci yılın ilk ayında aynı ticaret yoluna iki akın daha düzenlendi. Bunlar da Buvat gazvesi ve Zu'l-Uşayra gazvesi diye bilinirler.
Tüm bu gazve ve akınlar hakkında önemli olan iki nokta dikkate değer:
Birincisi, bu akınlardan hiçbirinde ne kan dökülmüş, ne de bir kervan yağmalanmıştır. Bu da, bu akınların asıl amacının Kureyşlilere rüzgarın hangi yönde estiğini göstermek olduğunu açığa çıkarmak olmuştur. İkincisi, bu akınlardan hiç birine Hz. Peygamber (s.a) hiçbir Medineliyi göndermedi. Bütün akın grupları sadece muhacirlerden oluyordu. Böylece çatışma Kureyşliler arasında kalacak ve başka kabilelerin girmesiyle daha da yayılmayacaktı. Diğer taraftan, Mekke'deki Kureyşliler bu çatışmaya başkalarını da sokmaya çalışıyorlardı. Medine'ye akın birlikleri gönderdiklerinde insanları talan etmekten çekinmiyorlardı. Mesela, Kurz b. Cabir el Fihri liderliğindeki grup, gerçek niyetlerinin ne olduğunu gösterecek şekilde şehrin hemen dışında Medinelilerin sığırlarını talan edip ele geçirdiler.
İşte H. 2. yılında Şaban ayında (M.S. Şubat veya Mart 632) sadece otuz kırk kişinin koruyuculuğunda 50.000 dinar veya daha fazla değerinde mal taşıyan Kureyş ticaret kervanının Suriye'den Mekke'ye giderken Medine'den kolayca saldırılabilecek bir bölgeye geldiğinde durum böyleydi. Kervan binlerce liralık ticari mal taşıdığı ve çok iyi korunmadığı için, kervanın lideri Ebu Süfyan, doğal olarak ve daha önceki deneyiminin de etkisiyle müslümanların bir saldırı düzenlemesinden korktu. Bu nedenle, tehlikeli bölgeye girer girmez, çılgın görünüşüyle yardım çağrısında bulunması için bir sürücüyü Mekke'ye gönderdi. Sürücü Mekke'ye geldiğinde, eski bir Arap geleneğine uyarak, devesinin kulaklarını yırttı, burnunu kesti ve devesine ters bindi. Daha sonra gömleğini önden ve arkadan yırtarak tüm sesiyle bağırdı: "Ey Kureyşliler! Ebu Süfyan yönetiminde Suriye'den gelen kervanımızı korumak için yardım gönderin, çünkü Muhammed ve adamları onun peşinde. Aksi takdirde mallarınıza kavuşacağınızı sanmam. Koşun, yardıma koşun!
"Bu tüm Mekke'de heyecan ve kızgınlık yarattı ve Kureyş'in bütün ileri gelenleri; savaşa hazırlandılar. 600 silahlı asker ve 100 süvarinden oluşan bir ordu, büyük bir coşku ve gösterişle savaş için yola çıktı. Amaçları sadece kervanı kurtarmak değil, aynı zamanda Medine'de güçlenen müslümanların bu yeni tehdidine toptan bir son vermekti. Ticaret yolunu gelecekte tamamen güvenilir bir hale getirmek için, bu yükselen gücü kırmak ve çevredeki kabileleri korkutup sindirmek istiyorlardı.
Etrafta olan olaylardan ve çevrenin durumundan her zaman haberdar olan Hz. Peygamber (s.a) karar verme zamanının ve cesurca bir adım atma anının geldiğini hissediyordu. Bu an kullanılmazsa İslami hareket ebeddiyen sona erebilir ve tekrar dirilmesine hiç bir şans kalmayabilirdi. Çünkü eğer Kureyşliler Medine'ye saldırırsa, şans müslümanların aleyhine olurdu. İslam toplumu hala tehlike ve sarsıntı içindeydi. Çünkü Muhacirler, Medine'de kaldıkları bu kısa süre içinde (iki yıldan az) henüz ekonomik durumlarını düzeltmemişlerdi. Ensar henüz denenmemişti ve komşu Yahudi topluluklar da düşmanca bir tutum içindeydi. Yanısıra Medine'nin içinde güçlü bir müşrik ve münafık grubu vardı. Bunun da ötesinde komşu kabileler Kureyş korkusuyla yaşıyorlar ve onlara dini açıdan yakınlık duyuyorlardı. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) bu muhtemel saldırı sonuçlarının müslümanların lehine olmayacağını hissediyordu.
İkinci ihtimal ise, Kureyşlilerin Medine'ye saldırmayıp sadece bir kuvvet gösterisi ile kervanlarını sağ salim kurtarmaya çalışmalarıydı. Bu durumda da, eğer müslümanlar hareketsiz kalırsa bu onların şöhretini kötü yönde etkileyecekti. Bu çatışmada müslümanların göstereceği bir zayıf tutum, diğer Arapları da cesarete geçirecek ve ülkede müslümanların hayatını çok güvensiz bir konuma sokacaktı. Kureyş'in örnek olmasıyla, çevre kabileler onlara düşmanlık yapacak, Medineli Yahudi, müşrik ve münafıklar da apaçık müslümanlara başkaldıracak ve sadece can, mal ve haysiyet güvenliğini tehlikeye sokmakla kalmayacak, aynı zamanda onların Medine'de yaşamasını bile zorlaştıracaktı.
Müslümanlar, hayatlarını, mal ve şereflerini korumak için düşmanlarının kalplerine korku da salamayacaklardı. Durumun dikkatle incelenmesi, Hz. Peygamber'i (s.a) bu kararlı adımı atmaya ve toplayabildiği güçle savaşa gitmeye yöneltti. Çünkü ancak bu şekilde İslam toplumunun yaşamaya hakkı veya yok olmaya mahkum olup olmadığı gösterilmiş olacaktı.
Hz. Peygamber (s.a) bu büyük kararı verdiğinde, tüm Ensar ve Muhacirleri topladı ve hiç bir şeyi gizlemeksizin tüm meseleyi onlara anlattı: "Allah size iki şeyden biriyle karşılaşmayı vaddetti; kuzeyden gelen kervan veya güneyden gelen Kureyş ordusu. Hangisine saldırmak istiyorsunuz?" Oradakilerin çoğu kervana saldırmak istediklerini söylediler. Fakat başka bir noktayı gözönünde bulunduran Hz. Peygamber (s.a) sorusunu tekrarladı. Bunun üzerine Muhacirlerden Mikdad b. Amr ayağa kalktı ve şöyle dedi:
Bedir Savaşı'nda cephelerin durumu.
"Ey Allah'ın Resûlü, Allah'ın sana emrettiği yöne git, nereye gidersen biz seninle beraber geliriz. Biz İsrailoğulları gibi: "Git ve Rabbinle birlikte savaş, biz sizi burada bekliyoruz," demeyiz. Bilakis: "Git ve Rabbinle birlikte savaş; biz de son nefesimize dek sizin yanınızda savaşacağız" deriz. "Peygamber (s.a) yine bir karara vardığını belirtmedi ve henüz İslam uğrunda hiçbir savaşta rol almayan Ensar'dan bir cevap bekledi. Bu onların İslam uğrunda savaşmaya hazır olduklarını ispat edecekleri ilk fırsat olduğundan Hz. Peygamber (s.a) direkt olarak onlara hitap etmeksizin üç kez tekrarladı. Bunun üzerine Ensar'dan Sa'd b. Mu'az ayağa kalktı ve: "Galiba bu soruyu bize soruyorsun" dedi. Hz. Peygamber (s.a) "Evet" deyince Sa'd şu cevabı verdi: "Biz sana inandık, senin getirdiğin şeyin hak olduğunu tasdik ettik ve seni dinlemek ve sana itaat etmek üzere kesin söz verdik. Bu nedenle, Ey Allah'ın Resulü neyi dilersen onu yap. Seni Hak'la gönderen Allah'a andolsun ki seni deniz kıyısına kadar takip etmeye hazırız. Eğer denize girersen biz de seninle birlikte gireriz. Seni temin ederiz ki, hiç birimiz geride kalmaz ve seni terketmez. Bizi yarın savaş alanına götürsen de seninle birlikte savaşa gitmekte hiç birimiz tereddüt etmeyiz. Savaşta sebat edeceğiz ve hayatımızı orada feda edeceğiz. Ümit ederiz ki, bizim bu davranışımız Allah'ın rahmetiyle senin kalbini ferahlatır. Bu nedenle, Allah'ın lütfuna güvenerek bizi savaş alanına götür."
Bu konuşmalardan sonra, kervana doğru değil, Kureyş ordusuna doğru yürünülmesine karar verildi. Fakat bu kararın çok sıradan bir özelliğe sahip olduğuna dikkat edilmelidir. Çünkü savaş alanına giden askerlerin sayısı üçyüzden biraz fazlaydı. (86 Muhacir, 61 Evs'li 170 Hazreç'li) Bu küçük ordunun silahları azdı ve savaş için teçhizatları yoktu. Sadece birkaç tanesinin atı vardı ve diğerleri sahip oldukları toplam 70 deveye sırayla üçer dörder binmek zorundaydılar. Her şeyin ötesinde savaş için yeterli silahları yoktu. Sadece 60 kişinin zırhı vardı. Bu nedenle hayatlarını İslam uğruna feda etmeye hazır olanlar hariç, savaşa katılanların çoğu bile bile ölüme gidiyormuşçasına korku ile dolmuşlardı. Olaylara kişisel çıkarları açısından bakanlar da vardı. İslam'ı kabul etmiş olmalarına rağmen, bu imanın kendilerinden canlarını ve mallarını feda etmelerini isteyebileceğini idrak edemiyorlardı. İşte bunlar, bu seferin dini heyecandan kaynaklanan akılsızca bir savaş olduğunu düşünüyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) ve gerçek müminler hayati risk taşıyan bu kritik anın önemini kavramışlardı.
Bu nedenle Allah'a dayanarak dosdoğru Kureyş ordusunun geldiği güney batıya yöneldiler. Bu onların başlangıçtan beri kervanı yağmalamak için değil, Kureyş ordusu ile savaşmak üzere yola çıktıklarını göstermektedir. Çünkü eğer kervanı yağmalamayı düşünmüş olsalardı, güney-batı yönüne değil kuzey-batı yönünü tutarlardı.
İki ordu Ramazan'ın on yedinci günü Bedir'de karşılaştılar. İki ordu karşı karşıya geldiğinde ve Hz. Peygamber (s.a) Kureyş ordusunun müslümanlarının üç katı olduğunu ve daha iyi silahlandığını gördüğü zaman, ellerini yukarı kaldırdı ve büyük bir tevazu ile şu duayı yaptı: "Allah'ım! İşte Kureyşliler savaş teçhizatlarıyla övünüyorlar, senin Rasulü'nün yalancı olduğunu ispatlamaya gelmişler. Allah'ım! Bana vahyettiğin yardımı gönder. Allah'ım! Eğer senin kullarından oluşan bu küçük ordu helâk olursa, o zaman yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak."
Savaşta Mekkeli muhacirler en ağır imtihana tabi tutuldular. Çünkü yakın akrabalarına karşı savaşmak kendi babalarını, oğullarını dayı ve amcalarını kılıçtan geçirmek zorundaydılar. Sadece Hakkı samimiyetle kabul etmiş ve bâtılla tüm bağlarını koparmış olanlar böyle zor bir imtihandan başarıyla çıkabilirdi. Diğer taraftan Ensar'ın tabi tutulduğu imtihan da kolay değildi. Ensar o zamana dek, müslümanlara sağınma hakkı tanıyarak Kureyşlileri ve müttefiklerini sadece dışlamakla kalmışlardı. Fakat şimdi, ilk defa, onlarla savaşacaklar ve uzun sürecek bir savaşın tohumlarını atacaklardı. Bu da büyük bir imtihandı, çünkü birkaç bin kişilik nüfusa sahip bir şehrin tüm Arabistan'a karşı savaşın yükünü taşıyacağı anlamına geliyordu. Şu da açık bir gerçek ki, sadece kişisel çıkarlarını feda edecek kadar İslam'a bağlı olanlar bu cesurca adımı atabilirlerdi.
Böylece Allah, Muhacirlerin ve Ensar'ın kendilerini feda etmelerini, samimi imanları nedeniyle kabul etti ve onları yardımı ile mükafatlandırdı. Kibirli, iyi silahlanmış Kureyş ordusu, İslam'ın bu silahsız erleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Onlardan 70 kişi öldürüldü, 70 kişi de esir alındı. Ayrıca bu öldürülenlerin içinde İslam'a en büyük düşmanlıklar yapan Kureyş liderleri de vardı. Bu büyük zaferin, İslam'ı kendi adıyla anılan bir güç haline getirmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Batılı bir araştırmacı, Bedir savaşından önce İslam'ın sadece bir din ve bir devlet olduğunu, fakat savaştan sonra bir devlet dini ve hatta devletin kendisi olduğunu söyler.
Ele Alınan Konular: Surede işte bu büyük savaş ele alınmaktadır. Fakat bu inceleme, genellikle büyük savaşlardan sonra kumandanların yaptığı incelemeden oldukça farklıdır:
Zafere sevinmek yerine, müslümanların kendilerini ıslah etmeleri için savaş sırasında yüzeye çıkan ahlakî zayıflıklara işaret edilmektedir.
Müslümanların Allah'a güvenip dayanmayı ve sadece O'na ve Resûlü'ne itaat etmeyi öğrenmeleri için, zaferin, onların cesaret ve yiğitlikleriyle değil, Allah'ın yardımı sonucu olduğu vurgulanmaktadır.
Hak'la bâtıl arasındaki çatışmadan alınacak ahlâkî ders bildirilmekte ve bir çatışmada başarıya sebep olan nitelikler açıklanmaktadır.
Daha sonra güzel bir ders vererek, etkili müşriklere, Yahudilere, münafıklara ve savaş esirlerine hitap etmektedir.
Bunun yanısıra savaş ganimetleri ile ilgili talimatlar da verilmektedir. Müslümanlara bunları kendi hakları olarak değil, Allah'ın lütfu olarak kabul etmeleri söylenmektedir. Bu nedenle onlar kendilerine ayrılan payı memnuniyetle kabul etmeli ve Allah'ın kendi yolunda ve fakirlere harcanması için ayırdığı payı gönül hoşluğu ile bırakmalıdır.
Daha sonra sure savaş ve barış kanunları ile ilgili talimatlar da verir, çünkü bunlar İslamî hareketin o dönemde içinde bulunduğu aşama için çok zaruriydi.Burada Müslümanlara, savaşta ve barışta "cahiliye" adetlerinden sakınmaları ve böylece yeryüzünde kendi ahlâkî üstünlüklerini kurmaları emredilmektedir. Bu, aynı zamanda, İslâm'ın ta başından beri tüm dünyaya tebliğ ettiği ve pratik hayatın dayanağını teşkil etmesi gerektiğini savunduğu ahlakın, pratikte uygulanması ve bunun tüm dünyaya gösterilmesi anlamına geliyordu.
Sure aynı zamanda, Dar'ül İslam'da (İslam yurdu) ve bunun sınırları dışında yaşayan Müslümanların statülerini belirlememize yarayacak İslam anayasasının bazı maddelerini de ortaya koymaktadır.
ÖZET Konu: Allah yolunda mücahede.
Bu sure, Bedir savaşını anlatırken (cihadın sadece bize ait yönü olan) savaş ve barışla ilgili genel ilkeler vazeder ve bunları, Müslümanların ahlâkî eğitimi için kullanır.
Konular ve Birbirleriyle İlişkisi:
1-41 Bu bölüm "savaş ganimetleri" ile ilgili soruları ele alır. Kur'an, bunların savaş ganimetleri değil, "Allah'ın nimet ve lütfu" olduğunu söyler ve Bedir savaşının (ve diğer savaşanların da) Müslümanların çabaları ile değil, Allah'ın yardımı ile kazanıldığını göstererek bunu ispat eder. Aynı zamanda (39. ayette) müslümanların savaştaki amacının, ganimet toplamak değil, İslamın vazedilmesine engel olan tüm elverişsiz şartları ortadan kaldırmak olması gerektiği söylenir. Bunun yanısıra, ganimetler, Allah'ın nimetleri olduğu için Allah ve Resûlü'ne aittir ve onları toplama hakkı sadece Allah ve Resûlü'ne aittir. Daha sonra müslümanlar bu şartları kabul edecek bir konuma getirildikten sonra 41. ayette ganimetlerin nasıl bölüştürüleceği açıklanır.
42-54 Bedir savaşının sonucu, İslam'ın "cahiliye"ye galip geleceği bir şekilde Allah tarafından daha önce belirlenmişti. Bundan alınacak ders, müslümanların Allah'a güvenmeleri ve kafirler gibi şeytanın saptırmalarına kanmamalarıdır.
55-59 Anlaşmalara sadakat emredilmekte ve müslümanlardan karşı taraf bozmadıkça yapılan anlaşmalara uymaları istenmektedir.
60-66 Müslümanlar her an cephede savaşmaya hazır olmalıdırlar, fakat, karşı taraf istediğinde her an barış yapmaya da hazır olmalıdırlar.
67-71 Bu ayetlerde savaş esirleri ile ilgili talimatlar verilmektedir.
72-75 Müslümanlara düşmanlarına karşı bir bütün halinde olabilmeleri için, birbirleriyle uyumlu bir ilişki içinde olmaları gerektiği öğretilmektedir.
Yes’elûneke anil enfâl(enfâli), kulil enfâlu lillâhi ver resûl(resûli), fettekullâhe ve aslihû zâte beynikum ve etîûllâhe ve resûlehû in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
(Habîbim! Bedir muharebesin de ganîmet elde eden sahabe) sa na ganimetler(in nasıl taksim edi le ceğinden ve kimin taksim edeceğin)den soruyorlar. De ki: “O ganimetler(le ilgili tüm yetki) Allâh’a ve o Rasûl’e âittir! (Allâh-u Te’âlâ’nın izni ve bildirmesiyle, o konuda tek yetkili Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) dir. O, Allâh-u Te`âlâ’nın hikmeti gereği emrettiği taksime riayet ederek, istediğine dilediği kadar verebilir.)Artık (maddî sebeplerle görüş ayrı lıklarına ve çekiş melere düşmemek için) Allâh’tan hakkıyla sakının da, aranızdaki hali düzeltin. (Ganimetlerin taksimi dâhil tüm emirlerine uyma hususunda) Allâh’a ve Rasûlüne itaat edin! Eğer siz (gerçek anlamda) mümin kimse ler olduysanız(, imanınız sizi itaate yönlendirmelidir)!”— M.Ustaosmanoğlu
İnnemâl mu'minûnellezîne izâ zukirallâhu vecilet kulûbuhum ve izâ tuliyet aleyhim âyâtuhu zâdethum îmânen ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).
(Hakiki manada) inananlar an cak o kimseler dir ki, Allâh anıldığı zaman (O’nun yüce şanına tazim ederek, sonsuz heybetine karşı) kalpleri korkuya ka pılır, üzerlerineO’nun âyetleri okunduğunda, (din ledikleri o âyetler) kendilerini iman (ve tasdik) yönün den artırırlar ve onlar (kimseye ümit bağlamayıp, kimseden de korkmayıp) ancak Rablerine tevekkül (eder ve tüm işlerini sadece O’na havale) ederler.— M.Ustaosmanoğlu
Ellezîne yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
O kimseler ki o (farz) namaz(ları dosdoğru kılarlar, kendilerini rızık landırdığımız şeylerden de (Bizim yolumuzda) harcamada bulunurlar.— M.Ustaosmanoğlu
Ulâike humul mu’minûne hakkâ(hakkan), lehum deracâtun inde rabbihim ve magfiratun ve rızkun kerîm(kerîmun).
İşte sana! Onlar, gerçekten ina nanların ta kendileridir. Rableri ka tında yüksek dereceler, (beşeriyet gereği işledikleri kusurlar için) büyük bir bağışlanma ve (cennet nimetleri gibi) pek değerli bir rızık onlara âittir.— M.Ustaosmanoğlu
Kemâ ahraceke rabbuke min beytike bil hakkı ve inne ferîkan minel mu’minîne le kârihûn(kârihûne).
(Senin ashâbın ganimetler hakkındaki yetkinin ellerinden alınıp, Allâh’a ve Rasûlüne âit kılınmasını hoş karşılamadılar, hâlbuki bunda kendileri için büyük bir hayır vardı.) Nitekim Rabbin seni evin(in bulunduğu Medîne-i Münevvere) den hak (ve gerekli, aynı zamanda isabetlibir gaye) ile (Bedir savaşına) çıkarmıştı. Oysa gerçekten müminlerden bir fırka elbette (bu hususta) isteksiz kimselerdi! (Ama sonunda ne büyük bir zafer elde ettiler.) Sahâbe-i kirâm`ın ekseriyetinin değilde içlerinden bir cemaatin bu isteksizlikleri, asla Allâh ve Rasûlünün emrine karşı gelme anlamında değerlendirilmemelidir. Ancak onların bu tutumu, ganimet yüklü kervanı ele geçirme kastıyla yola çıktıklarından, büyük bir orduyla savaşa hazırlıklı olmadıkları için, Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile istişâre mâhiyetinde bir fikir beyanından öte geçmemiştir. Yine böylece ganimet taksiminin kendi ellerinden alınıp Allâh ve Rasûlüne havale edilmesi konusundaki hoşnutsuzlukları, Allâh ve Rasûlünün hükmüne razı olmama niteliği taşımayıp, ancak insanın tabiatı gereği ganimete meyilli olmasındandır ki, bu gibi huylar gayr-i ihtiyârî olup, kişinin istek ve gücüyle zaptedebileceği hususlardan olmadığı için, malları ve canları pahasına Allâh ve Rasûlünün her emrine kayıtsız şartsız teslim olan sahâbe-i kiramhazarâtının yüce makamına halel getirecek şeyler değildir. (Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu
Yucadilûneke fîl hakkı ba'de mâ tebeyyene ke ennemâ yusâkûne ilâl mevti ve hum yanzurûn(yanzurûne).
(Yöneldikleri her sahada mansur ve muzaffer olacakları gerçeği, Bizim vahyimiz ve senin bildirmenle kendilerine) iyice belirdikten sonra on lar (hâlâ gani met yüklü savunmasız kervana değil de, şirkin önder lerini barındıran topluluğa karşı) o hak (olan cihat ilanını tercih etmen) hususunda seninle mücadele ediyorlardı. Sanki onlar kendileri de bakarlarken (göz göre göre) ölüme sevk olunuyorlardı.— M.Ustaosmanoğlu
Ve iz yaıdukumullâhu ihdât tâifeteyni ennehâ lekum, ve teveddûne enne gayra zâtiş şevketi tekûnu lekum, ve yurîdullâhu en yuhıkkal hakka bi kelimâtihî ve yaktaa dâbiral kâfirîn(kâfirîne).
Hani Allâh size (kervanda bulunan birkaç kişiyle, onları sa vunmaya gelen yüz lerce müşrikten oluşan) o iki tâifeden birini: “Mutlaka o size âit (bir ganimet) tir!” diye vaat ediyordu. Siz ise (müşriklerin ileri ge lenlerinin de aralarında bu lunduğu o büyük orduyu mağlup etmek yerine,) o güç sahibi olmayan (kerva n) ın gerçekten size âit olmasını arzuluyordunuz. Oysa Allâh (o anda vahyettiği) keli meleriyle (size, güçlü olan orduy la harbetmenizi emrederek,) hak kı yerleştir (ip yücelt)meyi ve o inkâr cıların ardını (arkasını) kes(ip, onları tümüyle helâk et)meyi mu rad ediyordu.— M.Ustaosmanoğlu
Li yuhıkkal hakka ve yubtılel bâtıle ve lev kerihel mucrimûn(mucrimûne).
(Evet! Allâh-u Te’âlâ böyle murad eyledi!) Tâ ki O, hakk (olan İslâm)ı iyice sabitleştirsin ve bâtıl (olan şirk ve inkâr)ı iptal etsin! Velev ki o (şirk gibi en büyük suçu işleyen) mücrimler hoş görmesin!— M.Ustaosmanoğlu
Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz da, O da siz(in bu yardım talebiniz)e: “Muhakkak ki Ben, (müminlerin) ardı sıra gelen birbiri ardınca gelen meleklerden bin (kadarı) ile size imdâd ediciyim!” diye tam bir icâbet buyurmuştu.Hazreti Ömer (Radıyallâhu anh)dan rivayet edildiğine göre; Bedir günü Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) müşriklere baktığında onları bin kişi kadar çok görüp, ashâbını da üç yüz on küsur kişi kadar az bulunca kıbleye yönelerek ellerini uzattı ve: “Ey Allâh! Bana vaad etmiş bulunduğun şeyi gerçekleştir! Ey Allâh! Eğer bu İslâm topluluğunu da helâk edecek olursan, artık yer yüzünde ibadet olunmayacaksın!” diye duaya başladı, bu duayı o kadar sürdürdü ki şalı omuzlarından düştü. Hemen Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu anh) gelerek şalını omuzlarının üzerine koydu ve Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e arkasından sarılarak: “Ey Allâh’ın peygamberi! Senin Rabbine yalvarman yeter, çünkü O, sana vaad etmiş olduğu şeyi mutlaka yerine getirecektir!” deyince Allâh-u Te`âlâ bu âyet-i celîleyi indirdi. (Müslim, Cihat: 18, No: 1763, 31383; Hâzin; Beyzâvî)— M.Ustaosmanoğlu
Ve mâ cealehullâhu illâ buşrâ ve li tatmainne bihî kulûbukum ve mân nasru illâ min indillâh(indillâhi), innallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
Allâh bunu (; sizi bu kadar çok melekle destekle mesini, görünce güveneceğiniz, yitirince ümit kesece ğiniz bir şey yapmamış,) ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz kendisiyleiyice tatmin olsun diye yap mıştı. (Yardımı meleklerden sanmayın!) Yardım ancak Allâh katındandır. (Kazanan da ancak Allâh’ın yardı mına mazhar olandır.) Şüphesiz ki Allâh (dostlarına yardıma gücü yeten bir) Azîz’dir; (düşmanlarını yar dımsız bırakırken de hikmet sahibi bir) Hakîm’dir.— M.Ustaosmanoğlu
İz yugaşşîkumun nuâse emeneten minhu ve yunezzilu aleykum mines semâi mâen li yutahhirakum bihî ve yuzhibe ankum riczeş şeytâni ve li yarbıta alâ kulûbikum ve yusebbite bihil akdâm(akdâme).
Hani O, tarafından bir güvenlik olsun diye size hafif bir uyku bürüyor ve üzerinize gökten bir su indiriyordu ki sizi onunla (büyük-küçük abdestsiz liklerden) iyice temizlesin, sizden şeytanın (sebebi yet verdiği cünüplük) murdarlığını(susuzluktan he lâk olacağınıza dâir verdiği) vesvesesini gidersin ve (sabrı, sebatı ve Allâh’ın yardımına karşı kesin inanç ve güveni) kalpleriniz(e doldurup) üzerine (taşacak şe kilde) sıkıca bağlama yapsın, bir de (kumda kayan) ayaklar(ınız)ı onunla sabitlesinayaklar(ınız)ı (er meydanında) sabit kılsın!— M.Ustaosmanoğlu
Hani Rabbin meleklere vahyediyordu ki: “Şüphesiz Ben (Müslümanlara yardım ve destek hususunda) sizinle beraberim. Haydi, o inanmış olan kimselere (insan kılığında görünüp müjde vererek, sayılarını çoğaltarak ve bizzat harbe iştirak ederek) sebat verin! Muhakkak Ben o kâfir olmuş kimselerin kalpleri içerisine korku salacağım, siz de hemen o (imansız) boyunlar üstüne vurun! Onların tüm parmaklarına tüm mafsallarına da vurun!” İbni Abbâs (Radıyallâhu anhümâ) şöyle anlatmıştır: Müslümanlardan biri Bedir günü önünde giden müşriklerden birinin peşinde süratlice koşarken, birdenbire üsttten gelen bir kırbaç darbesiyle bir atlının: “Ey Hayzûm! Atıl!” dediğini işitti. O anda önündeki müşriğe baktığın da onu boylu boyunca yere serilmiş halde gördü, ona iyice baktığında bir de ne görsün; burnu berelenmiş, yüzü de kırbaç darbesiyle yarılmış gibiydi ve bütün bu uzuvları yemyeşil olmuştu. Ensardan olan bu zat gidip durumu Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e anlattığında Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Doğru söyledin! İşte bu, üçüncü semanın (meleklerinin) yardımındandır!” buyurdu. Böylece onlar o gün yetmiş kişiyi katlettiler, yetmiş kişiyi de esir aldılar. (Müslim, Cihat: 18, No: 1763, 31384; Hâzin)— M.Ustaosmanoğlu
Zâlike bi ennehum şâkkullâhe ve resûlehu, ve men yuşâkıkıllâhe ve resûlehu fe innallâhe şedîdul ıkâb(ıkâbi).
(Habîbim!) İşte bu (kâfir lerin başına gelen hezimet) şu sebepledir ki gerçekten onlar Allâh’a ve Rasûlu’ne karşı gelmiştirler. İşte her kim Allâh’a ve Rasûlu’ne muhalefet ederse muhakkak ki Allâh, azâbı çok şiddetli olan bir Zât’tır.— M.Ustaosmanoğlu
Zâlikum fe zûkûhu ve enne lil kâfirîne azâben nâr(nâri).
(Ey kâfirler!) İşte size (Azabınız) budur! Şim dilik (dünyada) tadın bunu! Üstelik o (cehennem) ateşin(in) azâbı da hiç şüphesiz yine o kâfirler içindir!— M.Ustaosmanoğlu
Ey iman etmiş olan kimseler! Çok kalabalık bir ordu halindelerken o kâfir olmuş kimselerle karşılaşırsanız, onlara arkaları(nızı) döndür(üp geri çekil)meyin!— M.Ustaosmanoğlu
Ve men yuvellihim yevme izin duburahû illâ muteharrifen li kıtâlin ev mutehayyizen ilâ fietin fe kad bâe bi gadabin minallâhi ve me’vâhu cehennem(cehennemu), ve bi’sel masîr(masîru).
Harb için (daha uygun bir yere çekilmek üzere) yerini bırakan (savaştıklarından daha önemli başka bir fırkayla) savaşa yönelenharp (taktiği uygulamak) için (, bozguna uğramış da geri kaçıyormuş gibi gösterip aniden hücum etmek üzere savaş meydanından) kena ra çekilen ya da (Müslümanlardan) diğer bir cema ate katıl(ıp birlikte savaş) an kimse dışında işte o (kâ firlerle harbedildiği) gün her kim onlara arkasını dön dürür (de firar eder)se muhakkak ki o kişi Allâh’tan (gelen) pek büyük bir gazapla dönmüş olur. Onun (dünyada harpten kaçarak ölümden kurtulmak için sığındığı yere karşılık, âhiretteki) barınağı ise an cak cehennemdir. O ne kötü varılacak yer olmuştur!— M.Ustaosmanoğlu
Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum, ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ, ve li yubliyel mu’minîne minhu belâen hasenâ(hasenen), innallâhe semîun alîm(alîmun).
(Ey müminler!) Siz (kendi gücünüzle) onları öldürmediniz. Velâkin Allâh (size yardım edip, müş riklerin kalplerine korku salarak) onları öldürdü. (Ha bîbim! Bir avuç toprak alıp onlara doğru) attığın za man da sen (her birinin gözüne ulaştıracak şekilde) at(ma gücüne sahip ol)madın. Fakat Allâh (her birine ulaşacak şekilde) attı (da, bu sayede siz kolayca onların kökünü kazıma imkanı buldunuz). Tâ ki O (Rabbiniz), (kâfirleri mahvetsin ve) tarafından müminlere (yar dım, ganimet ve mûcizeleri müşâhede gibi) çok güzel bir nimet lütfetsin! Gerçekten de Allâh, (kullarının duaları dâhil her şeyi hakkıyla işiten bir) Semî’dir, (dua edenlerin ni yetleri ve kabule sebebiyet veren halleri dâhil her şeyi en iyi bilen bir) Alîm’dir.— M.Ustaosmanoğlu
İn testeftihû fe kad câekumul fethu, ve in tentehû fe huve hayrun lekum, ve in teûdû naud, ve len tugniye ankum fietukum şey'en ve lev kesuret ve ennallâhe meal mu'minîn(mu'minîne).
(Ey Kâ`be’nin astarına yapışarak: “Ey Allâh! İki ordudan en hidâyette olanına ve senin katında en değer lisine yardım et!” diye dua eden kâfirler!) Eğer fetih talep ediyorsanız, işte muhakkak siz(in düşmanları nız olan müminler)e fetih gelmiştir. (Böylece kimin daha hidayette olduğu açıkça belirmiştir.) İşte size gerçekten fetih (beklerken bozgun) gelmiştir. Şa yet (Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e düşmanlık tan ve onunla savaşmaktan) vazgeçerseniz, bu sizin için (iki cihanda da) daha iyidir. Ama yine (onunla savaşa) dönerseniz, Biz de (ona yardıma) döneriz. (Sayıca) çok da olsa, topluluğunuz sizden asla bir şey savuşturamaz (ve hiçbir zararı uzaklaştıramaz). Çünkü Allâh(ın yardımı) gerçekten müminlerle beraberdir.— M.Ustaosmanoğlu
Yâ eyyuhâllezîne âmenû etîullâhe ve resûlehu ve lâ tevellev anhu ve entum tesmeûn(tesmeûne).
Ey iman etmiş olan kimseler! Allâh’a ve Ra sûlüne itaat edin (, emirlerini tutup, yasaklarından kaçın) ve on(a uymak)dan yüz çevirmeyin! Zaten siz (peygambere itaati emreden âyetleri) dinlemektesiniz siz (inanma ve kabul etme kulağıyla) dinlemekte olduğunuz halde (inanmayan kâfirler gibi) ondan yüz çevirmeyin!— M.Ustaosmanoğlu
Ve lâ tekûnû kellezîne kâlû semi’nâ ve hum lâ yesmeûn(yesmeûne).
O (Yahudi, Hristiyan ve münafık) kimseler gi bi olmayın ki: “Dinledik!” demişlerdir, hâlbuki kendileri (anlayıp faydalanma niyetiyle) dinleme mektedirler.— M.Ustaosmanoğlu
Gerçekten de (yeryüzünde) depreşen (canlı nesne)lerin Allâh katında en şerlisi, o (doğruları duymayan) sağırlar ve (gerçekleri konuşmayan) dil sizlerdir ki, onlar (hakkı) anlamamaktadırlar! Sağır ve dilsizin aklı yerinde olursa, bazı şeyleri anlayıp birtakım isteklerine ulaşabilir. Aklı olmayan ise, şerlilik ve kötü konumda zirveye ulaşmış demek tir. İşte böylece; kendilerini diğer canlılardan ayıran aklî melekelerini iptal ettikleri için hakkı anlayamayan ve bu nedenle iman edemeyen kâfirlerin, tüm hay van türlerinden daha şerli olduğu gerçeği belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. (Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu
Ve lev alimallâhu fî him hayran le esmeahum, ve lev esmeahum le tevellev ve hum mu'ridûn (mu'ridûne).
Eğer (bu sağır ve dilsiz kâfirlerde, doğru yolu arayıp bulma isteği olsaydı da,) Allâh onlarda (böyle) bir hayır (bulunduğunu) bilseydi, elbette onlara (düşünüp anlayacakları bir şekilde hakikatleri) duyu rurdu. Ama (kendileri hidâyete karşı isteksiz bir hal deyken) on lara (anlayacakları bir surette) işittirsey di bile, (inatlarından dolayı) elbette onlar (duydukla rından faydalanma yıp, imandan) yüz çevirici kimse ler olarak dön(üp gid)erlerdi (iman etseler bile, sebat göstermeyip, tasdik ve kabullerinin ardından irtidâd ederek) elbette (dinden) dönerlerdi.— M.Ustaosmanoğlu
Yâ eyyuhâllezîne âmenûstecîbû lillâhi ve lir resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm, va'lemû ennallâhe yehûlu beynel mer'i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn (tuhşerûne).
Ey iman etmiş olan kimseler! Allâh’a ve sizi (maddeten ve manen) diriltecek olan (cihat, ilim ve şehitlik gibi güzel) şeylere sizi çağırdığında o Rasûle (güzelce boyun eğip, bu çağrıyı teslimiyetle karşılaya rak) tam manasıyla icâbet edin! Bilin ki şüphesiz Allâh kişiyle kalbi arasına girmektedir. (Böylece onda bulunan bütün sırlara vâkıf olmaktadır. Ayrıca o kalbin sahibi olan kişiyi öldürerek, elinde bulunan iman ve ihlâs fırsatını kaybettirme gücüne sahiptir. Yine o dilerse, kişinin uzun yaşantı gibi bek lentileriyle arasına engel sokarak tüm azim ve kararlarını feshe debilir.) Şu da bir gerçektir ki, muhakkak siz an cak O’n(un huzurun) a haşrolunacaksınız! (O halde fırsatı kaçırmadan O’nun Rasûlünün taatına koşmakta çabuk davranın.)— M.Ustaosmanoğlu
Öyle büyük bir günahtan (günahların sebe biyet vereceği kargaşa ve) azaptan iyice sakının ki o, içinizden özellikle o zulüm(leri) işlemiş olan kimselere isabet etmez (, bilakis eseri hepinizi etki ler)! Bilin ki gerçekten Allâh, azâbı çok şiddetli olan bir Zât’tır!— M.Ustaosmanoğlu
Vezkurû iz entum kalîlun mustad'afûne fîl ardı tehâfûne en yetehattafekumun nâsu fe âvâkum ve eyyedekum bi nasrihî ve razakakum minet tayyibâtî leallekum teşkurûn(teşkurûne).
(Ey Habîbimin ashâbı!) Hatırlayın o zamanı ki; siz o toprakta(; vatanınız olan Mekke’de müşrikler ta rafından âciz tanınan, horlanıp hakir görülerek) zayıf tutulan bir azınlıktınız ve o insanların sizi (her an) çabukça yakalayabileceğinden endişe etmektey diniz. Ama O (Allâh-u Te`âlâ) sizi (Medîne’ye) sığındır mış, yardımıyla sizi desteklemiş ve o pek hoş şey (olan ganimet)lerden sizi rızıklandırmıştı. Tâ ki siz (bunca nimetine karşı O’na) şükredesiniz!— M.Ustaosmanoğlu
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tehûnûllâhe ver resûle ve tehûnû emânâtikum ve entum ta'lemûn(ta'lemûne).
Ey iman etmiş olan kimseler! (Farzları ve sünnetleri yerine getirmeyerek, niyetlerinizin tersini açıklayarak ve ganimet mallarından çalarak) Allâh’a ve o Rasûl`e hâinlik etmeyin, (aranızda bulunan) emânetlerinize de (riâyetsizlik ederek) hıyânet et meyin! Oysa siz (yaptığınız işin vebâlini ve nelerin iyi, nelerin kötü olduğunu) bilmektesiniz! Rivayete göre; Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) sözleşmeyi bozup müşriklerle birleşen Yahudilerden Kureyza oğullarını yirmi bir gece muhasara altında tuttu. Onlar Nadîr oğullarıyla yapıldığı gibi kendileriyle de sürgün anlaşması yapılmasını istediler, fakat Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Sa’d ibni Mu’âz (Radıyallâhu anh)ın hükmüne razı olmaları hususunda ısrarcı oldu. Onlar, çoluk çocuğu ve malı kendi yanlarında bulunduğu için haklarında iyi karar vereceğini umdukları Ebû Lübâbe (Radıyallâhu anh)ı kendilerine göndermesini istediler. O onların: “Sa’d ibni Mu’âz’ın hükmüne râzıolalım mı?” şeklindeki sorularına karşılık: “Boğazınız kesilir, sakın bunu yapmayın!” dercesine eliyle boğazına işâret etti. Ama Ebû Lübâbe (Radıyallâhu anh) daha ayakları yerinden kıpırdamadan Allâh’a ve Rasûlüne hâinlik yapmış olduğunu anladı. Bu hâdise üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olunca, kendisini mescidin bir direğine bağlayarak ölünceye ya da tevbesi kabul oluncaya kadar hiçbir yiyecek ve içecek tatmayacağına yemin etti ve o hal üzere yedi gün bekleyerek baygınlık geçir di. Sonra Allâh-u Te`âlâ tevbesini kabul edince ona: “Tevben kabul oldu, kendini çöz!” denildiyse de o: “Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) beni çözmedikçe ben kendimi çözmem!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) yanına gelerek onu çözdü. O da tevbesinin tamamlanması için, günahına sebep olan malının tamamını bağışlamak istedi, Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de: “Üçte birini bağışlaman sana yeterli olur!” buyurdu. (Beyzâvî, Hâzin)— M.Ustaosmanoğlu
Va'lemû ennemâ emvâlukum ve evlâdukum fitnetun ve ennallâhe indehû ecrun azîm(azîmun).
(Şu gerçeği iyice) bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak (günaha ve azâba düşmenize sebebiyet verecek) birer fitnedir(Allâh’ın sizi kendileriyle sı nayacağı) birer imtihan vesilesidir (, sakın onların sevgisi yüzünden hâinliğe yönelerek imtihanı kaybet meyin)! Allâh ise, (rızâsını her şeye tercih edenler için) gerçekten pek büyük bir mükâfat sadece Kendi nezdindedir. (O halde mallarınız ve çocuklarınız hak kında Allâh’ın hududunu gözeterek, O’nun katındaki mükâfatlara kavuşmaya çalışın.)— M.Ustaosmanoğlu
Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey iman etmiş olan kimseler! (Yapacağınız ve bırakacağınız her işte) Allâh’tan hakkıyla sakınır sanız, (o takvâ sayesinde) O sizin için (hakkı bâtıldan ayıracak) bir (nur ve) Furkan(, haklıyı haksızdan ayı racak bir yardım, iki cihanda kurtuluş ve şüphelerden çıkışa vesile olacak bir hidâyet) yaratır, (dünyada) sizden kötü işlerinizi(n eserini) örter ve (âhirette) sizin için bağışlamada bulunur. Zaten Allâh pek büyük bir fazl u(u ikram, lütf u ih sân) sahibidir! (Bu yüzden Kendisine hiçbir şey vâcip olmadığı halde, takvâya karşılık bu kadar büyük vaat lerde bulunmuştur.)— M.Ustaosmanoğlu
Ve iz yemkuru bikellezîne keferû li yusbitûke ev yaktulûke ev yuhricûke ve yemkurûne ve yemkurullâh(yemkurullâhu), vallâhu hayrul mâkirîn(mâkirîne).
Hani o kâfir olmuş kimseler, seni tutup (bir evde hapsederek) bağlasınlar yahut seni öldürsünler ya da seni (Mek ke’den sürgün edip) çıkarsınlar diye sana tuzak kuruyordu. Oysa onlar hile yapıyorlar ken Allâh da (Müşrikleri Bedir’e çıkarıp, Müslümanları onlara az göstererek savaşa girişmelerini sağladıktan sonra kâfirleri bozguna uğratarak, onların) hileler(in)e karşılık veriyordu. Zaten hilelere karşılık verenlerin hayırlısı ancak Allâh’tır. (Nitekim O’nun mekri o kadar güçlüdür ki, ona nispetle kimsenin hile ve tu zağına itibar olunmaz.)— M.Ustaosmanoğlu
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar