Bu sure, adını putperest Arapların bazı büyükbaş hayvanları helâl, bazılarını da haram sayan bâtıl inançlarını reddeden 136, 138 ve 139'uncu ayetlerinden almaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İbn Abbâs'tan gelen bir rivayete göre, Sure'nin tamamı bir defada Mekke'de vahyedilmiştir. Yezid'in kızı ve Hz. Muaz İbn Cebel'in ilk yeğeni Esma şöyle der: "Bu surenin indiği (vahyedildiği) sırada Hz. Peygamber (s.a.) dişi bir deve üzerinde bulunuyor ve ben de devenin yularını tutuyordum. Deve öylesine bir ağırlık hissetti ki, Peygamber'in (s.a.) altında sanki kemikleri kırılıyordu." Daha başka rivayetlerden, Hz. Peygamber'in (s.a.) surenin tamamını indiği gece yazdırdığını öğreniyoruz. Surenin konusu, onun Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki son yılında indiğini açıkça göstermektedir. Yezid'in kızı Esma'dan (s.a.) gelen rivayet de bunu doğrulamaktadır. Esma Ensar'dan olduğuna ve İslâm'ı Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden sonra kabul ettiğine göre, onun Hz. Peygamber'i (s.a.) Mekke'de ziyareti Peygamber'in Mekke'deki hayatının son yılında olsa gerektir. Çünkü bundan önce Peygamber'in (s.a.) Ensar'la ilişkisi, Ensar'dan bir kadının kendisini Mekke'de ziyarete geleceği düzeyde içten değildi.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki son yılında indiğini açıkça göstermektedir. Yezid'in kızı Esma'dan (s.a.) gelen rivayet de bunu doğrulamaktadır. Esma Ensar'dan olduğuna ve İslâm'ı Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden sonra kabul ettiğine göre, onun Hz. Peygamber'i (s.a.) Mekke'de ziyareti Peygamber'in Mekke'deki hayatının son yılında olsa gerektir. Çünkü bundan önce Peygamber'in (s.a.) Ensar'la ilişkisi, Ensar'dan bir kadının kendisini Mekke'de ziyarete geleceği düzeyde içten değildi.
Nüzul Sebebi: İndiği dönemi tesbit ettikten sonra, Surenin gerisinde yatan gerçeği görmek kolaydır. Hz. Peygamber'in (s.a.) insanları İslâm'a çağırmaya başlamasının üstünden oniki yıl geçmişti. Kureyş'in düşmanlığı ve yaptığı işkenceler en çekilmez ve vahşi bir durum almış, bu yüzden müslümanların çoğunluğu yurtlarını bırakıp, Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmışlardı.
Bütün bunların ötesinde, Hz. Peygamber'in (s.a) iki büyük destekcisi olan Ebu Talip ve Hz. Hatice artık ona daha fazla yardım edecek ve güç verecek durumda değillerdi. Peygamber (s.a.) tüm dünyevi desteklerden yoksun kalmıştı. Fakat, buna rağmen muhalefetin keskin dişleri arasında görevini sürdürüyordu. Sonuçta, bir yandan da bir bütün olarak Mekke toplumu inat ve inkârın içine girmiş bulunuyordu. İslâm'a karşı bir eğilim gösteren herkes alay, eğlence, kınama, işkence ve sosyal boykota maruz bırakılıyordu. Bu kara günlerdeydi ki, Mekke'de İslâm'ı kabul eden Evs ve Hazrec'in bir takım etkili kişilerini çabalarıyla İslâm'ın serbestçe yayılmaya başladığı Yesrib'den bir ümit ışığı belirdi. İslâm'ın başarıya giden yolunda mütevazi bir başlangıçtı bu ve kimse bu başlangıcın gizlediği büyük potansiyeli kestirebiliyor değildir. Çünkü, sıradan bir gözlemciye göre bu zamanda henüz İslâm zayıf bir hareketti; yalnızca, Peygamber'in (s.a.) kendi ailesi ve hareket'in birkaç yoksul bağlısının zayıf desteği dışında hiçbir destek yoktu. Açıktır ki, yoksul müslümanların da, düşmanları haline gelen ve kendilerine işkence yapan kendi kavimlerince terkedildiklerinden, yapabilecekleri fazla bir yardım olamazdı.
Konular: Bu sure nazil olduğu zaman şartlar böyleydi işte. Sure'de işlenen konular yedi başlık altında toplanabilir:
1) Şirk'i red ve tevhid akîdesine çağrı.
2) Ahiret'e imanın ilânı ve dünya hayatından sonra başka bir hayat olmadığının reddi.
3) O zaman geçerli olan bâtıl inançların reddi.
4) İslâm toplumunu kurmak için gerekli temel ahlâkî ilkelerin açıklanması.
5) Hz. Peygamber'in (s.a.) şahsına ve misyonuna yöneltilen itirazlara cevaplar.
6) O zaman görevin görünürde başarısız kalması nedeniyle endişe ve ümitsizliğe kapılan Hz. Peygamber'i (s.a.) ve izleyicilerini teselli ve teşvik.
7) Düşmanlık ve kendini beğenmişliklerini bırakmaları için kâfirlere ve muhaliflere uyarı ve tehditler.
Bu konuların ayrı başlıklar halinde ele alınmadığı açıktır. Sure tam bir bütünlük içinde gitmekte ve verdiğimiz konular yeni yeni ve farklı yollarla tekrar tekrar ortaya konmaktadır.
Mekkî Surelerin Gerisinde Yatan Gerçek: Bu, Kur'an'da da yer aldığı sırayla ilk uzun Mekkî Sure olduğundan, okuyucunun Mekkî sureleri ve bu surelerle getirdiğimiz yorumla bağlantılı olarak bu surelerin farklı aşamalarına telmihlerimizi kolayca anlayabilmesi için, genel olarak Mekkî surelerin indiği ortamı açıklamak yararlı olacaktır.
Herşeyden önce belirtilmelidir ki, Medeni surelerin nüzul zamanı bilinir veya az bir çabayla tesbit edilebilirken, Mekkî surelerin indiği ortam ve geride yatan gerçekle ilgili pek az malzeme vardır. Medeni surelerdeki çoğu ayetlerin nüzul sebebi hakkında bile güvenilir rivayetlere sahip olduğumuz halde, Mekkî surelerle ilgili olarak elimizde böylesi ayrıntılı bilgi bulunmuyor. Nüzul sebebi ve zamanı hakkında güvenilir rivayetler bulunan yalnızca birkaç sure ve ayet vardır. Mekkî dönemin Medeni dönem gibi ayrıntılarıyla ortaya konmadığındandır bu. Bu yüzden, iniş dönemlerini tesbit etmek için surelerin kendilerine ve içten içe verdiği delillere bağlı kalmak durumundayız; tartıştıkları konular, ele aldıkları sorunlar, taşıdıkları üslup veya nüzul sebeplerine ve ilgili olaylara doğrudan veya dolaylı telmihleri gibi. Sahip olduğumuz deliller ancak bu kadar olduğundan, şu veya bu sure veya şu ya da bu ayetin şu veya bu nedenle indiğini kesinlikle söylemiyoruz. En fazla yapabildiğimiz, bir surenin verdiği iç delili Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki hayatını dolduran olaylarla karşılaştırıp, sonra surenin döneme ait olduğu hakkında azami ölçüde doğru bir sonuca varmaktır.
Bütün söylediklerimizi gözönüne alırsak, Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki misyonunun tarihini dört döneme ayırabiliriz:
Birinci Dönem: Onun risaletle görevlendirilmesiyle başlar ve üç yıl sonra peygamberliğini açıkça ilân etmesiyle sona erer. Bu dönemde, mesaj gizli gizli bazı seçkin kişilere götürülüyor ve genelde Mekke halkı bundan habersiz kalıyordu.
İkinci Dönem: Peygamberliğinin ilanından sonra iki yıl sürer. Bireysel karşı çıkışlarla başlar ve yavaş yavaş düşmanlık, alay, eğlence, suçlama, kötü sözler söyleme ve sahte propaganda şeklini alır. Sonraları nisbeten yoksul, zayıf ve çaresiz müslümanlara işkence etmek üzere gruplar oluşturulmuştur.
Üçüncü Dönem: İşkencelerin başlangıcından Peygamberliğin onuncu yılında Hz. Hatice ve Ebu Talib'in ölümüne kadar sürer. Bu dönem müslümanlara yapılan işkenceler öylesine vahşi ve zalimce bir durum almıştı ki, çokları Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmışlardı. Hz. Peygamber'e (s.a.) ve ailesi üyelerine karşı sosyal ve ekonomik boykot uygulanıyor ve Mekke'den ayrılmayan müslümanlar kuşatma altına alınan Şi'b-i Ebî Talib'e sığınmaya zorlanıyorlardı.
Dördüncü Dönem: Peygamberliğin 10. yılından 13. yılına kadar üç yıl sürmüştür. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) ve izleyicileri için zorlu sınavlar ve elem verici işkenceler dönemiydi. Mekke'de hayat çekilmez hale gelmişti. Mekke dışında bile sığınılacak bir yer görünmüyordu. O kadar ki, Hz. Peygamber (s.a.) Taif'e gittiğinde, kendisine ne sığınma hakkı ne de koruma sözü verilmişti. Bunun yanısıra, hacc nedeniyle İslâm çağrısını kabul etmeleri için her Arap kabilesine başvuruyor ve her cepheden açık redle karşılaşıyordu. Aynı zamanda Mekke halkı; ya öldürerek, ya tutuklayarak, ya da kentlerinden sürerek kendisinden kurtulmak için danışmalarda bulunuyorlardı. İşte bu en kritik zamanda Allah Yesrib'de Ensar'ın kapılarını İslâm'a açtı ve Hz. Peygamber (s.a.) buraya hicret etti.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki hayatını bu şekilde dört döneme ayırdıktan sonra, bizim için herhangi bir Mekkî surenin nüzul zamanını mümkün olduğu kadarıyla tesbit etmek artık kolaylaşmış olmaktadır. Çünkü, belli bir döneme ait olan sureler diğer dönemlere ait olanlardan konuları ve üslûplarıyla ayırt edilebilmektedirler. Bunun yanısıra, inmelerine neden olan durum ve olaylara ışık tutacak telmihler de içermektedir. Bundan sonraki Mekkî surelerde, herbir surenin nüzul zamanını o dönemin ayırıcı özelliklerine dayanarak tesbit edecek ve 'Giriş'te belirteceğiz.
ÖZET Ana Konu: İslâm inancı.
Bu sure, İslâm inancının tevhid, ahiret ve nübüvvet gibi belli başlı ilkelerini ve onların günlük hayata uygulanışlarını farklı yönlerden tartışır. Bunlarla birlikte muhaliflerin yanlış inançlarını reddeder, itirazlarına cevap verir, kendilerini uyarır ve o zaman çeşitli işkencelere uğrayan Hz. Peygamber'i, (s.a.) izleyicilerini teselli eder. Kuşkusuz bu temalar ayrı başlıklar halinde ele alınmakta, olağanüstü güzellikte birbirleriyle iç içe incelenmektedir.
Konular ve Birbirleriyle Olan Bağlantıları:
1-12: Bu ayetler giriş ve uyarma niteliğindedir. Kâfirler, İslâm inancını kabul etmezler ve Her Şeyi-Bilen ve Her Şeye-Kadir'den gelen Vahy'in gösterdiği 'Işığı' izlemezlerse, kendilerinden önceki kâfirlerin uğradıkları aynı kötü sonuca uğrayacakları konusunda uyarılmaktadırlar. Peygamber'i (s.a.) ve ona indirilen Vahy'i reddetmek noktasındaki delilleri reddedilmekte ve kendilerine tanınan süreye aldanmamaları için ikaz olunmaktadırlar.
13-24: Bu ayetler tekrar tekrar tevhid'in üzerinde durmakta ve onun kabülü yolunda en büyük engel olan şirk'i reddetmektedir.
25-32: Bu ayetlerde, kâfirleri iman ilkeleri'ni reddetmelerinin doğuracağı sonuçlar karşısında uyarmak için ahiret hayatının tasviri bir manzarası sunulmaktadır.
33-73: Başlıca konu, Hz. Peygamber (s.a.) açısından tartışılan Nübüvvet (Peygamberlik) , onun misyonu, gücünün sınırları, izleyicilerine karşı tavrı ve bunların kâfirler açısından da ele alınışıdır.
74-90: Aynı konuya devamla, İbrahim Peygamber'in hikâyesine dönülmekte ve böylece putperest Araplara, karşı çıktıkları Peygamber Hz. Muhammed'in (s.a) misyonunun İbrahim Peygamber'inkiyle (a.s) aynı olduğu hatırlatılmaktadır. Araplar kendilerini İbrahim'in izleyicileri kabul ettiği, (özellikle Kureyş) onun soyundan olmakla övündüğü için böyle bir tartışma çizgisi benimsenmektedir.
91-108: Hz. Peygamber'in (s.a) Peygamberliğinin bir diğer delili kendisine Allah tarafından indirilen Kitap'tır. Çünkü bu kitabın öğretileri akide ve uygulama açısından doğru yönü göstermektedir.
109-154: Putperest Arapların bâtıl sınırlamalarına karşılık ilâhî sınırlamalar ortaya konulmakta ve böylece ikisi arasındaki çarpıcı farklılıklar gösterilerek Kur'an'ın vahyedilmiş Kitap olduğu ispatlanmaktadır.
160: Putperest Arapların yanısıra 144-147. ayetlerde eleştirilen Yahudiler Kur'an'ın öğretilerini Tevrat'inkilerle karşılaştırarak, aradaki benzerliği görmeye ve Kur'an karşısındaki geçersiz mazeretlerini bırakarak, kıyamet günü'nün azabından kurtulmak için onun hidayetini benimsemeye çağrılmaktadır.
165: Sure'nin sonucu buradadır: Güzel ve zorlayıcı bir biçimde Hz. Peygamber'e (s.a.) korkmadan İslâm inancının ilkelerini ve anlamlarıyla birlikte sonuçlarını ilân etmesi emredilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
6
Davar · Mekke
الأنعام
165
Sure Adı Açıklaması
Bu sure, adını putperest Arapların bazı büyükbaş hayvanları helâl, bazılarını da haram sayan bâtıl inançlarını reddeden 136, 138 ve 139'uncu ayetlerinden almaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İbn Abbâs'tan gelen bir rivayete göre, Sure'nin tamamı bir defada Mekke'de vahyedilmiştir. Yezid'in kızı ve Hz. Muaz İbn Cebel'in ilk yeğeni Esma şöyle der: "Bu surenin indiği (vahyedildiği) sırada Hz. Peygamber (s.a.) dişi bir deve üzerinde bulunuyor ve ben de devenin yularını tutuyordum. Deve öylesine bir ağırlık hissetti ki, Peygamber'in (s.a.) altında sanki kemikleri kırılıyordu." Daha başka rivayetlerden, Hz. Peygamber'in (s.a.) surenin tamamını indiği gece yazdırdığını öğreniyoruz. Surenin konusu, onun Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki son yılında indiğini açıkça göstermektedir. Yezid'in kızı Esma'dan (s.a.) gelen rivayet de bunu doğrulamaktadır. Esma Ensar'dan olduğuna ve İslâm'ı Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden sonra kabul ettiğine göre, onun Hz. Peygamber'i (s.a.) Mekke'de ziyareti Peygamber'in Mekke'deki hayatının son yılında olsa gerektir. Çünkü bundan önce Peygamber'in (s.a.) Ensar'la ilişkisi, Ensar'dan bir kadının kendisini Mekke'de ziyarete geleceği düzeyde içten değildi.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki son yılında indiğini açıkça göstermektedir. Yezid'in kızı Esma'dan (s.a.) gelen rivayet de bunu doğrulamaktadır. Esma Ensar'dan olduğuna ve İslâm'ı Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden sonra kabul ettiğine göre, onun Hz. Peygamber'i (s.a.) Mekke'de ziyareti Peygamber'in Mekke'deki hayatının son yılında olsa gerektir. Çünkü bundan önce Peygamber'in (s.a.) Ensar'la ilişkisi, Ensar'dan bir kadının kendisini Mekke'de ziyarete geleceği düzeyde içten değildi.
Nüzul Sebebi: İndiği dönemi tesbit ettikten sonra, Surenin gerisinde yatan gerçeği görmek kolaydır. Hz. Peygamber'in (s.a.) insanları İslâm'a çağırmaya başlamasının üstünden oniki yıl geçmişti. Kureyş'in düşmanlığı ve yaptığı işkenceler en çekilmez ve vahşi bir durum almış, bu yüzden müslümanların çoğunluğu yurtlarını bırakıp, Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmışlardı.
Bütün bunların ötesinde, Hz. Peygamber'in (s.a) iki büyük destekcisi olan Ebu Talip ve Hz. Hatice artık ona daha fazla yardım edecek ve güç verecek durumda değillerdi. Peygamber (s.a.) tüm dünyevi desteklerden yoksun kalmıştı. Fakat, buna rağmen muhalefetin keskin dişleri arasında görevini sürdürüyordu. Sonuçta, bir yandan da bir bütün olarak Mekke toplumu inat ve inkârın içine girmiş bulunuyordu. İslâm'a karşı bir eğilim gösteren herkes alay, eğlence, kınama, işkence ve sosyal boykota maruz bırakılıyordu. Bu kara günlerdeydi ki, Mekke'de İslâm'ı kabul eden Evs ve Hazrec'in bir takım etkili kişilerini çabalarıyla İslâm'ın serbestçe yayılmaya başladığı Yesrib'den bir ümit ışığı belirdi. İslâm'ın başarıya giden yolunda mütevazi bir başlangıçtı bu ve kimse bu başlangıcın gizlediği büyük potansiyeli kestirebiliyor değildir. Çünkü, sıradan bir gözlemciye göre bu zamanda henüz İslâm zayıf bir hareketti; yalnızca, Peygamber'in (s.a.) kendi ailesi ve hareket'in birkaç yoksul bağlısının zayıf desteği dışında hiçbir destek yoktu. Açıktır ki, yoksul müslümanların da, düşmanları haline gelen ve kendilerine işkence yapan kendi kavimlerince terkedildiklerinden, yapabilecekleri fazla bir yardım olamazdı.
Konular: Bu sure nazil olduğu zaman şartlar böyleydi işte. Sure'de işlenen konular yedi başlık altında toplanabilir:
1) Şirk'i red ve tevhid akîdesine çağrı.
2) Ahiret'e imanın ilânı ve dünya hayatından sonra başka bir hayat olmadığının reddi.
3) O zaman geçerli olan bâtıl inançların reddi.
4) İslâm toplumunu kurmak için gerekli temel ahlâkî ilkelerin açıklanması.
5) Hz. Peygamber'in (s.a.) şahsına ve misyonuna yöneltilen itirazlara cevaplar.
6) O zaman görevin görünürde başarısız kalması nedeniyle endişe ve ümitsizliğe kapılan Hz. Peygamber'i (s.a.) ve izleyicilerini teselli ve teşvik.
7) Düşmanlık ve kendini beğenmişliklerini bırakmaları için kâfirlere ve muhaliflere uyarı ve tehditler.
Bu konuların ayrı başlıklar halinde ele alınmadığı açıktır. Sure tam bir bütünlük içinde gitmekte ve verdiğimiz konular yeni yeni ve farklı yollarla tekrar tekrar ortaya konmaktadır.
Mekkî Surelerin Gerisinde Yatan Gerçek: Bu, Kur'an'da da yer aldığı sırayla ilk uzun Mekkî Sure olduğundan, okuyucunun Mekkî sureleri ve bu surelerle getirdiğimiz yorumla bağlantılı olarak bu surelerin farklı aşamalarına telmihlerimizi kolayca anlayabilmesi için, genel olarak Mekkî surelerin indiği ortamı açıklamak yararlı olacaktır.
Herşeyden önce belirtilmelidir ki, Medeni surelerin nüzul zamanı bilinir veya az bir çabayla tesbit edilebilirken, Mekkî surelerin indiği ortam ve geride yatan gerçekle ilgili pek az malzeme vardır. Medeni surelerdeki çoğu ayetlerin nüzul sebebi hakkında bile güvenilir rivayetlere sahip olduğumuz halde, Mekkî surelerle ilgili olarak elimizde böylesi ayrıntılı bilgi bulunmuyor. Nüzul sebebi ve zamanı hakkında güvenilir rivayetler bulunan yalnızca birkaç sure ve ayet vardır. Mekkî dönemin Medeni dönem gibi ayrıntılarıyla ortaya konmadığındandır bu. Bu yüzden, iniş dönemlerini tesbit etmek için surelerin kendilerine ve içten içe verdiği delillere bağlı kalmak durumundayız; tartıştıkları konular, ele aldıkları sorunlar, taşıdıkları üslup veya nüzul sebeplerine ve ilgili olaylara doğrudan veya dolaylı telmihleri gibi. Sahip olduğumuz deliller ancak bu kadar olduğundan, şu veya bu sure veya şu ya da bu ayetin şu veya bu nedenle indiğini kesinlikle söylemiyoruz. En fazla yapabildiğimiz, bir surenin verdiği iç delili Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki hayatını dolduran olaylarla karşılaştırıp, sonra surenin döneme ait olduğu hakkında azami ölçüde doğru bir sonuca varmaktır.
Bütün söylediklerimizi gözönüne alırsak, Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki misyonunun tarihini dört döneme ayırabiliriz:
Birinci Dönem: Onun risaletle görevlendirilmesiyle başlar ve üç yıl sonra peygamberliğini açıkça ilân etmesiyle sona erer. Bu dönemde, mesaj gizli gizli bazı seçkin kişilere götürülüyor ve genelde Mekke halkı bundan habersiz kalıyordu.
İkinci Dönem: Peygamberliğinin ilanından sonra iki yıl sürer. Bireysel karşı çıkışlarla başlar ve yavaş yavaş düşmanlık, alay, eğlence, suçlama, kötü sözler söyleme ve sahte propaganda şeklini alır. Sonraları nisbeten yoksul, zayıf ve çaresiz müslümanlara işkence etmek üzere gruplar oluşturulmuştur.
Üçüncü Dönem: İşkencelerin başlangıcından Peygamberliğin onuncu yılında Hz. Hatice ve Ebu Talib'in ölümüne kadar sürer. Bu dönem müslümanlara yapılan işkenceler öylesine vahşi ve zalimce bir durum almıştı ki, çokları Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmışlardı. Hz. Peygamber'e (s.a.) ve ailesi üyelerine karşı sosyal ve ekonomik boykot uygulanıyor ve Mekke'den ayrılmayan müslümanlar kuşatma altına alınan Şi'b-i Ebî Talib'e sığınmaya zorlanıyorlardı.
Dördüncü Dönem: Peygamberliğin 10. yılından 13. yılına kadar üç yıl sürmüştür. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) ve izleyicileri için zorlu sınavlar ve elem verici işkenceler dönemiydi. Mekke'de hayat çekilmez hale gelmişti. Mekke dışında bile sığınılacak bir yer görünmüyordu. O kadar ki, Hz. Peygamber (s.a.) Taif'e gittiğinde, kendisine ne sığınma hakkı ne de koruma sözü verilmişti. Bunun yanısıra, hacc nedeniyle İslâm çağrısını kabul etmeleri için her Arap kabilesine başvuruyor ve her cepheden açık redle karşılaşıyordu. Aynı zamanda Mekke halkı; ya öldürerek, ya tutuklayarak, ya da kentlerinden sürerek kendisinden kurtulmak için danışmalarda bulunuyorlardı. İşte bu en kritik zamanda Allah Yesrib'de Ensar'ın kapılarını İslâm'a açtı ve Hz. Peygamber (s.a.) buraya hicret etti.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki hayatını bu şekilde dört döneme ayırdıktan sonra, bizim için herhangi bir Mekkî surenin nüzul zamanını mümkün olduğu kadarıyla tesbit etmek artık kolaylaşmış olmaktadır. Çünkü, belli bir döneme ait olan sureler diğer dönemlere ait olanlardan konuları ve üslûplarıyla ayırt edilebilmektedirler. Bunun yanısıra, inmelerine neden olan durum ve olaylara ışık tutacak telmihler de içermektedir. Bundan sonraki Mekkî surelerde, herbir surenin nüzul zamanını o dönemin ayırıcı özelliklerine dayanarak tesbit edecek ve 'Giriş'te belirteceğiz.
ÖZET Ana Konu: İslâm inancı.
Bu sure, İslâm inancının tevhid, ahiret ve nübüvvet gibi belli başlı ilkelerini ve onların günlük hayata uygulanışlarını farklı yönlerden tartışır. Bunlarla birlikte muhaliflerin yanlış inançlarını reddeder, itirazlarına cevap verir, kendilerini uyarır ve o zaman çeşitli işkencelere uğrayan Hz. Peygamber'i, (s.a.) izleyicilerini teselli eder. Kuşkusuz bu temalar ayrı başlıklar halinde ele alınmakta, olağanüstü güzellikte birbirleriyle iç içe incelenmektedir.
Konular ve Birbirleriyle Olan Bağlantıları:
1-12: Bu ayetler giriş ve uyarma niteliğindedir. Kâfirler, İslâm inancını kabul etmezler ve Her Şeyi-Bilen ve Her Şeye-Kadir'den gelen Vahy'in gösterdiği 'Işığı' izlemezlerse, kendilerinden önceki kâfirlerin uğradıkları aynı kötü sonuca uğrayacakları konusunda uyarılmaktadırlar. Peygamber'i (s.a.) ve ona indirilen Vahy'i reddetmek noktasındaki delilleri reddedilmekte ve kendilerine tanınan süreye aldanmamaları için ikaz olunmaktadırlar.
13-24: Bu ayetler tekrar tekrar tevhid'in üzerinde durmakta ve onun kabülü yolunda en büyük engel olan şirk'i reddetmektedir.
25-32: Bu ayetlerde, kâfirleri iman ilkeleri'ni reddetmelerinin doğuracağı sonuçlar karşısında uyarmak için ahiret hayatının tasviri bir manzarası sunulmaktadır.
33-73: Başlıca konu, Hz. Peygamber (s.a.) açısından tartışılan Nübüvvet (Peygamberlik) , onun misyonu, gücünün sınırları, izleyicilerine karşı tavrı ve bunların kâfirler açısından da ele alınışıdır.
74-90: Aynı konuya devamla, İbrahim Peygamber'in hikâyesine dönülmekte ve böylece putperest Araplara, karşı çıktıkları Peygamber Hz. Muhammed'in (s.a) misyonunun İbrahim Peygamber'inkiyle (a.s) aynı olduğu hatırlatılmaktadır. Araplar kendilerini İbrahim'in izleyicileri kabul ettiği, (özellikle Kureyş) onun soyundan olmakla övündüğü için böyle bir tartışma çizgisi benimsenmektedir.
91-108: Hz. Peygamber'in (s.a) Peygamberliğinin bir diğer delili kendisine Allah tarafından indirilen Kitap'tır. Çünkü bu kitabın öğretileri akide ve uygulama açısından doğru yönü göstermektedir.
109-154: Putperest Arapların bâtıl sınırlamalarına karşılık ilâhî sınırlamalar ortaya konulmakta ve böylece ikisi arasındaki çarpıcı farklılıklar gösterilerek Kur'an'ın vahyedilmiş Kitap olduğu ispatlanmaktadır.
160: Putperest Arapların yanısıra 144-147. ayetlerde eleştirilen Yahudiler Kur'an'ın öğretilerini Tevrat'inkilerle karşılaştırarak, aradaki benzerliği görmeye ve Kur'an karşısındaki geçersiz mazeretlerini bırakarak, kıyamet günü'nün azabından kurtulmak için onun hidayetini benimsemeye çağrılmaktadır.
165: Sure'nin sonucu buradadır: Güzel ve zorlayıcı bir biçimde Hz. Peygamber'e (s.a.) korkmadan İslâm inancının ilkelerini ve anlamlarıyla birlikte sonuçlarını ilân etmesi emredilmektedir.
Elhamdu lillâhillezî halakas semâvâti vel arda ve cealez zulumâti ven nûr(nûra), summellezîne keferû bi rabbihim ya’dilûn(ya’dilûne).
(Kullar hamdetse de, etmese de,) bütün hamdler O Allâh’a mahsustur ki; gökleri ve yeri yaratmıştır, karanlıkları ve nuru var etmiştir. (Bunca âyet ve mucizeleri gördükten) sonra o kâfir olanlar hâlâ (O’nun yaratıklarından bir kısmını) Rablerine denk tutuyorlar. Allâh-u Te’âlâ gökleri ve yerleri yarattığını beyan etmekle, her şeyin yegâne yaratıcısı olduğunu da açıklamış olmaktadır. Göğün tabakaları zatları itibarıyla farklı olup, yerin tabakalarının tamamı ise toprak olduğundan, gökler cemî, yer ise müfret olarak zikredilmiştir. Burada zikredilen “Karanlıklar” ve “Nur”; kâfirlik ve iman, cehennem ve cennet, cehalet ve ilim, cisimler ve ruhlar gibi farklı manalarla tefsir edilmişse de, İmam-ı Süddî (Rahimehullâh)`ın açıkladığı; “Gecenin karanlıkları” ve “Gündüzün ışığı” manası, gök ve yerle birlikte zikredilmelerine daha uygun düşmektedir.— M.Ustaosmanoğlu
Huvellezî halakakum min tînin summe kadâ ecelâ(ecelen), ve ecelun musemmen ındehu summe entum temterûn(temterûne).
Ancak O’dur O Zat ki; sizi(n babanız olan Âdem’i) çamurdan yaratmaya başlamıştır, sonra da (ne zaman öleceğinize dâir) bir ecele hükmetmiştir. (Kıyâmetin ne zaman kopacağı, ölmeniz ve dirilmeniz arasındaki müddetin ne kadar olacağıyla alâkalı) belirlenen bir ecel ise, sadece O (Allâh-u Sübhânehû) nun nezdinde (bilinmekte)dir. Sonra siz hâlâ (dirilme hususunda) şüphe etmektesiniz! Âyet-i kerîmede çamurdan yaratıldığı beyan edilen zât aslında Âdem (Aleyhisselâm) olmakla beraber, bütün insanlık onun neslinden geldiği için âyet-i celîlede hitap genelleştirilmiştir. Gerçi her bir insan yaratılırken, rahimle görevli olan meleğin, o şahsın gömüleceği toprağını alarak suyunu onunla yoğurduğuna dâir ibni Mesûd (Radıyallâhu anh)`dan gelen rivayete göre; bütün insanlar topraktan yaratılmaktadır. (Kurtubî: 6/363; Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr: 3/327) Âyet-i celîlenin zâhirî ifadesinden anlaşıldığına göre; her insan için iki ecel bulunmaktadır; bunlardan birincisi ölüm eceli, ikincisi kıyâmetin ecelidir ki buna göre mana: “Allâh-u Te`âlâ sizin ölümünüz için bir ecel takdir etmiş fakat kıyâmetin ne zaman kopacağını size bildirmemiştir!” şeklinde olur. Gerçi ölüm eceli de tam manasıyla bilinemezse de, emarelerinin belirmesi ile bir de mutad yaş haddi itibara alınarak tahmin edilebilir. Fakat kıyâmetin vaktine dâir bilgi ancak Allâh-u Te`âlâ’ya mahsustur. Bu konuda farklı yorumlar için bakınız: Rûhu’l-Furkan: 8/410-413— M.Ustaosmanoğlu
Ve huvellâhu fîs semâvâti ve fîl ard(ardı), ya’lemu sirrakum ve cehrekum ve ya’lemu mâ teksibûn(teksibûne).
O, göklerde de yerde de (ibadet olunmaya lâyık olan) Allâh’tır. Gizlinizi de, açığınızı da bilmektedir (hayırdan ve şerden) kazanmakta olduğunuz şeyle ri de bilmektedir(, bu yanılmaz ilmine göre de herkese karşılığını verecektir).— M.Ustaosmanoğlu
Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû anhâ mu’rıdîn(mu’rıdîne).
O (müşrik ola)nlara Rablerinin (dü şünülüp ibret alınması gereken delil ve) âyetlerinden herhangi bir âyet geldikçe, mutlaka ondan yüz çevir(ip, itibar et mey)ici kimseler olmuşlardır.— M.Ustaosmanoğlu
Fe kad kezzebû bil hakkı lemmâ câehum, fe sevfe ye’tîhim enbâû mâ kânûbihî yestehziûn(yestehziûne).
Gerçekten de onlar kendilerine geldiği anda o hakk (olan Kur’ân)ı yalanlamışlardır . Fakat ken disiyle alay etmekte bulunmuş oldukları o şeyin (dehşet verici) haberleri yakında onlara gelecektir (ki bu, dünyada İslâm zuhûr edip belâya uğradıkları vakit, âhirette ise cehennem azâbına düştükleri zaman gerçekleşecektir).— M.Ustaosmanoğlu
E lem yerev kem ehleknâ min kablihim min karnin mekkennâhum fîl ardı mâ lem numekkin lekum ve erselnes semâe aleyhim midrâren ve cealnâl enhâre tecrî min tahtihim fe ehleknâhum bi zunûbihim ve enşe’nâ min ba’dihim karnen âharîn(âharîne).
Onlar kendilerinden önce (yaşamış olan Âd ve Semûd gibi) nice toplumları helâk ettiğimizi görme diler mi ki, Biz yer(yüzün)de (kuvvet ve âletler bakı mından) sizin için sağlamadığımız nice geniş imkân ları onlara imkân olarak vermiştik, göğü(n barındır dığı bulut ve yağmuru) üzerlerine bolca salıvermiştik, ırmakları da (evlerinin) altlarından akar kılmış tık? Sonra Biz onları günahları sebebiyle helâk etmiştik de, onların ardından diğer toplumları var etmiştik.— M.Ustaosmanoğlu
Ve lev nezzelnâ aleyke kitâben fî kırtâsin fe le mesûhu bi eydîhim le kâlelezîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn(mubînun).
(Habîbim!) Eğer Biz (müşriklerin, nüzûlün şahit olmadıkları Kur’ân-ı Ke rîm hakkında ileri geri konuşa mamaları için) kâğıt içinde bir yazıyı (onların da göre ceği bir şekilde) senin üzerine indirseydik de, ona el leriyle dokun(arak inkâr etme imkânı bulama)salardı, elbette o kâfir olmuş kimseler (yine de inatlarından dolayı): “İşte bu, âşikâre bir büyüden başkası değildir!” der(ler)di.— M.Ustaosmanoğlu
Ve kâlû lev lâ unzile aleyhi melek(melekun), ve lev enzelnâ meleken, le kudıyel emru summe lâ yunzarûn(yunzarûne).
O (Müşrik ola)nlar (Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i inkâr etmek için): “Onun üzerine (bizim de görebileceğimiz) bir me lek indirilseydi ya!” dediler. Eğer Biz (onların bu isteğini yerine getirmek üzere) bir melek indirecek olsaydık, elbette (onu da inkâr edecekleri için ) o (helâk edilme) iş(leri) bitirilmiş olurdu, sonra da (tevbe etmeleri için, göz kırpacak kadar bile) mühlet verilmezlerdi.— M.Ustaosmanoğlu
Ve lev cealnâhu meleken le cealnâhu raculen ve le lebesnâ aleyhim mâ yelbisûn(yelbisûne).
Eğer Biz (onların, kendilerine melek cinsi bir peygamber gönderilme taleplerini yerine getirmek üzere) onu bir melek yapacak olsaydık, (beşerin gü cü meleği görmeye dayanamayacağından, Cibrîl (Aleyhisselâm)ı bir insan suretinde gönderdiğimiz gibi) elbette onu bir adam (suretinde) yapacaktık ve (peygamberin insandan olması konusunda kendi kendile rine) karıştırmış oldukları o şeyi Biz yine onlara mutlaka karışık kılacaktık. (Böy lece onlar Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e inanmadıkları gibi, insan şeklinde gelecek melek için de: “Bu ancak bizim gibi bir adamdır!” deyip inanmayacaklardı.)— M.Ustaosmanoğlu
Ve lekadistuhzie bi rusulin min kablike fe hâka billezîne sehırû minhum mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
(Habîbim!) Andolsun ki; senden evvel (gön derilen) nice değerli rasûllerle de gerçekten istihza edilmişti. Fakat kendisiyle dalga geçmekte bulun muş oldukları o şey(in azâbı), o alay etmiş olan kim seleri çepeçevre kuşatıvermişti.— M.Ustaosmanoğlu
Kul li men mâ fîs semâvâti vel ard(ardı), kul lillâh(lillâhi), ketebe alâ nefsihir rahmeh(rahmete), le yecmeannekum ilâ yevmil kıyâmeti lâ reybe fîh(fîhi), ellezîne hasirû enfusehum fe hum lâ yu’minûn(yu’minûne).
(Habîbim! O inkârcılara) de ki: “Göklerde ve yerde bulunanlar (yaratılmak ve mülkiyet bakımın dan) kime âittir?” (Kimse yaratıklardan hiçbir zerreyi Allâh’tan başkasına nispet etme imkânı bulamayaca ğından dolayı cevabın ittifakla belli olduğuna dikkat çekmek için) de ki: “Allâh’a aittir!” O, (kullarına acımayı ve) rahmeti (fazl-u keremiyle kesin bir söz olarak) Zât’ına (vacip kılmış ve bu hükmü Arş’ın üstünde bulunan bir kitapta) yazmıştır. (Bu yüzden inkârcıların cezasını acele vermez, tevbe etme leri durumunda ise kendilerini bağışlar.) Andolsun ki; elbette O, kendisi(nin geleceği) nde hiçbir şüphe bulunmayan kıyâmet gününde sizi toplayacaktır. O kimseler ki, (aslî fıtratları olan İslâm kabiliyetlerini ve akl-ı selimlerini iptal edip sermaye lerini zâyi ederek) kendilerini zarara uğratmışlar dır; işte onlar bu sebeple iman etmezler. (Çünkü imandan kaçınıp kâfirlikte ısrarcı olmanın en büyük nedenlerinden biri, duyulara ve evhâma uyarak tak litçiliğe daldırmak suretiyle aklı iptal edip, fikri iğfal etmektir.)— M.Ustaosmanoğlu
Ve lehu mâ sekene fîl leyli ven nehâr(nehâri), ve huves semîul alîm(alîmu).
Gecede ve gündüzde barınmış olan/gece ve gündüzde sâkin duran (ve hareket eden)/ her şey ancak O (Allâh-u Azîmüşşâ)na aittir! (Her duyu lanı hakkıyla işiten) Semî` de, (her bilineni gerçek ma nada bilen) Alîm de ancak O’dur! (Bu yüzden gece ve gündüzün kapladığı hiçbir şey Allâh-u Te’âlâ’ya gizli kalmaz!)”— M.Ustaosmanoğlu
Kul e gayrallâhi ettehızu veliyyen fâtırıs semâvâti vel ardı ve huve yut’ımu ve lâ yut’am(yut’amu), kul innî umirtu en ekûne evvele men esleme ve lâ tekûnenne minel muşrikîn(muşrikîne).
(Habîbim!) De ki: “Göklerin ve yerin yoktan yaratıcısı olan, Kendisi (bütün yaratıkları) yedirdiği halde, (yemekten münezzeh olduğu için) yedirilme yen O Allâh’tan başkasını mı (tapınılacak) bir dost edineyim?” (Ey Nebiyy-i zîşânım!) De ki: “Gerçekten ben (bu ümmetten) İslâm’a girmiş olanların ilki olmamla emrolundum!” Bir de (bana): “Sakın ha! Şirk koşanlardan olma yasın!” (diye vahyolundu.)— M.Ustaosmanoğlu
Kul innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(azîmin).
(Rasûlüm!) De ki: “Şüphesiz ben (de sizin gibi) Rabbime isyan edecek olursam, o (şiddeti) pek büyük olan günün azâbından korkarım! (O halde benim size uymamı beklemeyin!)”— M.Ustaosmanoğlu
Men yusraf anhu yevme izin fe kad rahımeh(rahımehu), ve zâlikel fevzul mubîn(mubînu).
İşte o gün o (azap) kimden döndürülürse, muhakkak ki O (Allâh-u Te`âlâ) o (azaptan kurtar dığı kulu)na (en büyük bir acımayla) rahmet etmiştir. İşte bu (İlâhî rahmete mazhar olmak), apaçık bir kurtuluştur.— M.Ustaosmanoğlu
Ve in yemseskellâhu bi durrin fe lâ kâşife lehu illâ huve, ve in yemseske bi hayrın fe huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
(Ey insan!) Eğer Allâh sana (hastalık ve fakir lik gibi) bir zarar dokunduracak olursa, Kendisin den başka onu açacak hiçbir kimse yoktur! Ama eğer sana (sağlık ve zenginlik gibi) bir hayır dokunduracak olursa, tabi ki O (o nimeti koruyup sende sürekli kılmak, dilediğinde de elinden almak dâhil) her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr’dir.— M.Ustaosmanoğlu
Ve huvel kâhiru fevka ıbâdih(ıbâdihî), ve huvel hakîmul habîr(habîru).
Kullarının fevkınde (eşsiz bir güç, gâlibiyet ve tasarrufa sahip olup, her istediğine ulaşan ve diğer lerinin muradına ermesine mani olacak şekilde muk tedir ve) Kahir (olan) ancak O’dur! (Bütün hüküm ve yönetimlerinde hikmet ve isabet sahibi olan) Ha kîm de, (kullarının gizli hallerinden ve İlâhî kahra müstehak olanlardan hakkıyla haberdâr olan) Habîr de yine ancak O’dur!— M.Ustaosmanoğlu
Kul eyyu şey’in ekberu şehâdeh(şehâdeten), kulillâhu şehîdun, beynî ve beynekum ve ûhiye ileyye hâzâl kur’ânu li unzirekum bihî ve men belag(belaga), e innekum le teşhedûne enne meallâhi âliheten uhrâ, kul lâ eşhed(eşhedu), kul innemâ huve ilâhun vâhidun ve innenî berîun mimmâ tuşrikûn(tuşrikûne).
(Habîbim! Sana gelip: “Biz Yahudi ve Hristiyan lara seni sorduk, kendi kitaplarında senin adın sanın olmadığını söylediler!” diyen o Kureyş müşriklerine) de ki: “Şâhit olma bakımından en büyük varlık kim dir?” (Sen onların cevap vermesini beklemeden) de ki: “(Hak peygamber olduğuma dâir) benimle sizin ara nızda Allâh (hakkıyla şahit olan) Şehîd’dir. İşte bu Kur’ân bana, sizi ve (kıyâmete kadar) ulaştığı herkesi kendisiyle uyarayım diye vahyedilmiştir. Gerçek ten siz mi kesinkes şâhitlik etmektesiniz ki; elbette Allâh ile birlikte başka ilâhlar varmış?!” (Habîbim!) De ki: “Ben (böyle bir şeye) şâhitlik etmem!” (Habibim! Yine) de ki: “(Benim gerçek İlâh olduğuna şâhitlik yaptığım) O (Allâh-u Te`âlâ) ancak bir tek İlâh`tır! Muhakkak ki ben sizin (O’na) ortak koşmakta ol duğunuz şeylerden tamamıyla uzağım!”— M.Ustaosmanoğlu
(Yahudi ve Hristiyanlar arasından) kendilerine kitap vermiş olduğumuz o (âlim) kimseler, (Rasûlul lâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in açık tarifini Tevrât ve İncîl’de buldukları için) kendi oğullarını tanıdıkları gibi onu tanımaktadırlar. O kimseler ki (imanı ka zanmalarına sebep olacak akl-ı selimlerini zâyi ederek) kendilerini zarara uğratmışlardır; işte onlar bu sebeple iman etmezler.— M.Ustaosmanoğlu
Ve men azlemu mimmenifterâ alâllâhi keziben ev kezzebe bi âyâtih(âyatihî), innehu lâ yuflihuz zâlimûn(zâlimûne).
(“Melekler, Allâh’ın kızlarıdır, putlar da Allâh nezdinde şefaatçilerimizdir!” diyerek) Allâh’a karşı bir yalan uydurmuş olandan, ya da (Kur’ân’ı ve diğer mucizeleri büyü kabul ederek) O’nun âyetlerini ya lanlamış bulunandan daha zâlim kim olabilir? Şu bir gerçek ki (yaratıkları ilâh sayarak en büyük haksızlığı yapan) o zâlimler felâh bulmayacak (hiçbir arzularına kavuşamayacak ve korktukları hiçbir şey den de kurtulamayacaklar)dır.— M.Ustaosmanoğlu
O günü (iyice hatırla) ki; onları hep birlikte (huzurumuza) haşrede ceğiz, sonra o şirk koşmuş olan kim seler(i rezil etmek üzer)e: “Nerede o (Allâh’a) ortak (koştuğunuz put)ları nız ki, boş yere davalarını gütmekte bulunmuştu nuz (ve kurtuluş ümidini kendilerine bağlamıştınız)?” diyeceğiz!— M.Ustaosmanoğlu
Sonra onların fitneleri (ve kendilerini azaptan kurtarır düşüncesiyle sundukları mazeretleri): “Rabbimiz olan Allâh’a yemin olsun ki, biz şirk ko şan kimseler değildik!” de(mek suretiyle, Allâh’ın adına bile bile yalan yere yemin et)melerinden başka bir şey olmamıştır.— M.Ustaosmanoğlu
Unzur keyfe kezebû alâ enfusihim ve dalle anhum, mâ kânû yefterûn(yefterûne).
(Habîbim!) Bak (gör ki, onlar şirkten uzak olduk larını savunarak) nasıl da kendi nefislerinin aleyhine yalan söylediler ve (“Bunlar bizim şefaatçilerimizdir!” diye) uydurmakta bulunmuş oldukları şeyler (o putlar vesair bâtıl ilâhlar) böylece kendilerinden kayboldu (gitti).— M.Ustaosmanoğlu
Ve minhum men yestemiu ileyk(ileyke), ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minû bihâ, hattâ izâ câuke yucâdilûneke yekûlullezîne keferû in hâzâ illâ esâtîrul evvelîn(evvelîne).
(Habîbim!) O (müşrik ola)nlardan kimi (Kur’ân okurken) sana kulak vermektedir, ama (iyi niyetle değil de, alay ve inkâr kastıyla dinledikleri için) Biz onu iyice anlamasınlar diye kalpleri üzerine birçok perdeler, kulaklarının içine de bir ağırlık (ve sağırlık) koyduk. Artık (istedikleri) her bir âyet (ve mucizey)i görecek olsalar da (aşırı inatçılık ve körü körüne taklit kendilerinde iyice yerleştiği için) ona inanamazlar, hatta (inanmak için değil de), seninle mücâdele eder oldukları halde sana geldikleri zaman, o kâfir olmuş kimseler: “İşte bu (Kur’ân), evvelkilerin yazmış olduğu (hurâfe ve) masallardan başka bir şey değildir!” der(ler). Rivayete göre; Velîd ibni Muğîre, Ebû Cehil ve Nadr ibni Hâris gibi birtakım müşrikler Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in yanında bulunuyorlarken onun okuduğu Kur’ân’a kulak vermeye başladılar. Bunun üzerine Nadr’a: “Muhammed ne söylüyor?” dediklerinde o: “Ne söylediğini anlayamıyorum ama onun, dudaklarını hareket ettirerek benim size geçmiş nesillerin kıssalarını anlatmam gibi, evvelki ümmetlerin efsanelerini anlattığını sanıyorum!” dedi. Kendisi de gerçekten eski ümmetlerin tarihçelerini çokça nakleden biriydi. O zaman içlerinden biri: “Ben onun bazı sözlerini hak buluyorum!” deyince Ebû Cehil: “Hayır! Onun sözlerinden hiç birini kabul etme! Ölüm bize bundan daha kolay gelir!” dedi. Bunun üzerine Allâh-u Te`âlâ bu âyet-i kerîmeyi indirdi. Allâh-u Te`âlâ’nın, kullarının kalplerini perdeli ve kulaklarını sağır ederek onları inanamayacak bir hale çevirmesiyle alâkalı “Kader sırrı” için bakınız: Rûhu’l-Furkan: 9/60-78— M.Ustaosmanoğlu
Ve hum yenhevne anhu ve yen’evne anh(anhu), ve in yuhlikûne illâ enfusehumve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).
O (müşrik ola)nlar hem o (peygamber ve Kur’â)n(a inanmak)dan (insanları) engellerler, hem de kendileri ondan uzak dururlar. Böylece (sapıp sap tırarak) kendi nefislerinden başkasını helâk etmiş olmazlar, ama (ne büyük zarara uğradıklarının) far kında bile olmazlar.— M.Ustaosmanoğlu
Ve lev terâ iz vukıfû alen nâri fe kâlû yâ leytenâ nureddu ve lâ nukezzibe bi âyâti rabbinâ ve nekûne minel mu’minîn(mu’minîne).
(Habîbim!) O ateşin (üzerine kurulan sırat köprüsü) üzerinde durduruldukları zaman: “Ah keşke biz (dünyaya) geri döndürülseydik de, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!” derlerken sen (o müşrikleri) bir görecek olsaydın (elbette çok büyük bir olaya tanıklık etmiş olurdun)!— M.Ustaosmanoğlu
Bel bedâ lehum mâ kânû yuhfûne min kabl(kablu),ve lev ruddû le âdû li mâ nuhû anhuve innehum le kâzibûn(kâzibûne).
Hayır! (Onlar bu temennîyi dünyaya geri dö nüp de iman etme azmiyle yapmadılar. Bilakis) daha önce (dünyadayken insanlardan) gizlemekte bulun muş oldukları (münafıklık ve kötü amelleri gibi) şey ler kendilerine belirdi (de, dara düşünce bu temen nîyi yaptılar). Ama (cehennemi gördükten sonra dün yaya) geri döndürülecek olsalar bile, kendisinden nehyolunmuş oldukları o (kötü) şey(ler)e elbette dönerlerdi. Şüphesiz ki onlar (her hususta olduğu gibi, dünyaya döndürülüp iman etme vaadinde de) elbette yalancıdırlar.— M.Ustaosmanoğlu
Ve kâlû in hiye illâ hayatuned dunyâ ve mâ nahnu bi meb’ûsîn(meb’ûsîne).
Onlar (dünyadayken): “Bu (hayat denen şey, varsa yoksa) ancak (bize) en yakın (olan dünyadaki) hayatımızdır ve biz (bu hayattan sonra) diriltilecek kimseler değiliz!” demişlerdi.— M.Ustaosmanoğlu
Ve lev terâ iz vukıfû alâ rabbihim, kâle e leyse hâzâ bil hakk(hakkı), kâlû belâ ve rabbinâ, kâle fe zûkûl azâbe bimâ kuntum tekfurûn(tekfurûne).
(Habîbim! O müşriklerin) Rablerinin (hüküm ve cezasının) karşısında durduruldukları ânı bir görecek olsaydın (ne büyük bir hâdiseye şahit ol muş olurdun)! O: “İşte bu (diriltilip cezalandırılma hâdisesi), ger çekten hak değil miymiş?” buyuracak da, onlar: “Rabbimize andolsun ki evet (âhiret azâbı gerçek miş)!” diyecekler. O da: “İnkâr etmekte bulunmuş olmanız sebe biyle tadın (bakalım) bu azâbı!” buyuracak.— M.Ustaosmanoğlu
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar