Bu surenin adı "Mücadele" veya "Mücadile" olarak bilinir. Bu ad, surenin ilk ayetinde geçen "tucâdiluke" fiilinden alınmıştır. Çünkü surenin girişinde beyan edilen bir olayı, yani bir kadının Hz. Peygamber'den (s.a) kocasıyla arasındaki "zıhar" meselesine çözüm bulmasını, böylelikle kendisini ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarması için sürekli ve ısrarlı taleplerini, Allahu Teâlâ, "Mücadele" olarak nitelemiştir. Dolayısıyla surenin adı da "Mücadele" olmuştur. Ancak bu kelimeyi "Mücadile" şeklinde ism-i fail olarak okumak da mümkündür ki o zaman, söz konusu meselede ısrar eden kadına atıf yapılmış olur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir rivayet bulunmamaktadır. Ancak sure içinde mevcut bir karineden hareketle, bu surenin 5. hicri yılın Şevval ayında yapılan Ahzab Gazvesi'nden sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Ahzab Suresi'nde, evlatlık edinilen çocukların, gerçek evladın yerini almasının mümkün olmadığı beyan edilirken, kendilerine zihar yapılan kadınların da, hiç bir surette kocalarının anneleri konumuna geçemeyeceği vurgulanmıştır. Mesele, sadece bu kadar kısa bir değini ile geçiştirilmiş ve zıharın, günah veya bir suç olduğu şeklinde bir tanım yapılmayıp, hadise bir hükme de bağlanmamıştır. Fakat bu surede zıhar olayının ayrıntılarına inilerek, bir hükme bağlanması, sözkonusu ayrıntıların Ahzab Suresi'nden sonra nazil olduğunu ortaya koyuyor.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede Müslümanlara kendileri ile ilgili birtakım meselelerde çözüm yolları gösterilmiştir.
Surenin girişinden 6. ayete kadar zıhar olayının şer'i hükümleri açıklanmıştır. Aynı zamanda Müslümanlar şiddetle ikaz edilerek kendilerine Müslüman olduktan sonra cahiliyyenin örf ve adetlerine bağlı kalmanın, Allah'ın koyduğu sınırları aşmak ve O'nun kurallarına karşı çıkmak anlamına geleceği anlatılmıştır. Böyle bir davranış ise, yani insanın kendi keyfince kurallar vazetmesi kesin surette iman ile çelişir, sonuçta insanı dünyada hüsrana götürür ve ahirette de insan bu yüzden hesaba çekilir.
7. ve 10. ayetlerde münafıklar, kendi aralarında yaptıkları dedikodular ve gizli gizli fısıldaşmalarından ötürü ikaz edilmişlerdir. Çünkü onlar bu şekilde bozgunculuk çıkarmak için gizli planlar kuruyorlar ve kalplerindeki kin ve buğz nedeniyle, tıpkı Yahudiler gibi Hz. Peygamber'e (s.a.) selam veriyorlardı. Fakat söyledikleri sözler bedduadan başka bir şey değildi. Ayrıca bu ayetlerde Müslümanlara, onların yaptıkları gizli planların kendilerine hiç bir zarar veremeyeceği, Allah'a tevekkül edip, O'nun yolunda sabırla yürümeleri gerektiği anlatılarak, teselli verilmiştir.
Ayrıca ihlaslı müminlerin kendi aralarında günah, zulüm ve Hz. Peygamber'e (s.a.) karşı çıkmak hakkında konuşmayacakları ve onların sadece iyilik ile takva üzere bir araya gelecekleri vurgulanarak ahlâkî dersler vazedilmiştir.
11. ve 13. ayetlerde ise, Müslümanlara birtakım sosyal kurallar tebliğ edilmiştir. Çünkü kendilerinde (o dönemde) bazı sosyal zaaflar bulunmaktaydı. Nitekim günümüz Müslümanlarında da aynı zaaflar hâlâ vardır. Sözgelimi, bir meclise dışarıdan biri geldiğinde, orada oturanlar yeni gelen kardeşlerine yer vermek için, kendilerini toplamak gibi bir zahmete katlanmazlar. Tabii ki bu durumda yeni gelen şahıs ayakta kalır ve zorunlu olarak kapının önünde oturur veya geri döner ya da oturanların üzerlerinden atlayarak kendisine yer bulmak için içeri dalar. Bu tür durumlar Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisinde de vuku bulduğu için bu surede Müslümanlara bencil ve katı davranmayıp, başkalarına karşı daha hoşgörülü olmaları ve böyle durumlarda yeni gelen kimselere yer vererek, cömertliklerini sergilemeleri emredilmiştir.
Ayrıca insanlarda bir başka zaaf daha vardır ki o da, bir kimseyi ziyaret ettiklerinde (özellikle önemli bir kimseyi) o şahsın yanında oldukça fazla kalmaları ve uzun bir süre oturmakla ziyaretine gittikleri şahsa ne kadar eziyet verdiklerini ve ayrıca önemli işlerden o şahsı alıkoyduklarını düşünmemeleridir.
Şayet ev sahibi kendilerine gitmelerini söyleyecek olsa, hemen gücenirler. Kendilerini bırakıp, oradan ayrılsa, onu ahlâksızca davranmakla suçlarlar. Keza ima yoluyla, başka işleri olduğunu söylemeye çalışsa, bu sefer hiç dikkate almazlar. İşte Hz. Peygamber (s.a) de bu tür problemlerle karşı karşıyaydı. Öyle ki bazı kimseler, sırf Rasulullah'ın (s.a) sohbetinin lezzetinden dolayı, kendisini önemli bir takım işlerden alıkoyduklarını hiç düşünmüyorlardı. Bu nedenlerden ötürü, surede Müslümanlara, kendilerine sohbetin sona erdiği bildirilince, hemen dağılmaları söylenmiştir.
Yine bir başka zaaf da, gerekli gereksiz herkesin Hz. Peygamber (s.a) ile özel görüşme konusundaki ısrarlı talepleriydi. Nitekim bu kimseler Hz. Peygamber'le (s.a) meclis içinde fısıltılı konuşuyorlardı ki bu da hem Hz. Peygamber'i hem de bu meclisde bulunanları rahatsız ediyordu. Bu sebep dolayısıyla, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a) ile bu şekilde görüşmek isteyenlerin, görüşme öncesinde sadaka vermeleri şartını koydu. Böylelikle, bu davranışın kötü bir adet olup, terk edilmesi gerektiği hususunda Müslümanların uyarılması amaçlanmıştı. Gerçekten de, Müslümanlar bu kötü adeti terk ettikleri için, bu şart bir süre sonra yürürlükten kaldırılmıştır.
14. Ayetten surenin sonuna kadar, içinde ihlaslı müminlerin, münafıkların ve mütereddid kimselerin bulunduğu İslâm toplumuna, açıkça ihlasın ölçüsünün ne olduğu bildirilmiştir. Çünkü bir kısım Müslümanlar, kafirlerle dostluklarını sürdürüyorlar, İslâm'a zarar verse de, sırf çıkarları için bir tavır almaktan kaçınıyorlardı.
Bu yüzden çevrede İslâm hakkında kuşkular oluşuyor ve bazı mütereddid kimseler Müslüman olmaktan kaçınıyorlardı. Müslümanların saflarında görülen çıkarcı kimseler ikiyüzlülükleri dolayısıyla ceza almaktan da korunuyorlardı, ama ihlaslı müminler böyle değildi. Onlar değil başkalarını; analarını, babalarını, çocuklarını, kabilelerini bile İslâm'ın çıkarları söz konusu olduğunda savunmuyorlardı. Çünkü kalplerinde Allah ve Rasulünün düşmanlarına yer yoktu. Allah Teâlâ açıkça, birinci grupdaki Müslümanların da gerçek müminler olup, Allah'ın hizbine dahil bulunduklarını beyan etmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
58
Mücadeleci Kadın · Medine
المجادلة
22
Sure Adı Açıklaması
Bu surenin adı "Mücadele" veya "Mücadile" olarak bilinir. Bu ad, surenin ilk ayetinde geçen "tucâdiluke" fiilinden alınmıştır. Çünkü surenin girişinde beyan edilen bir olayı, yani bir kadının Hz. Peygamber'den (s.a) kocasıyla arasındaki "zıhar" meselesine çözüm bulmasını, böylelikle kendisini ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarması için sürekli ve ısrarlı taleplerini, Allahu Teâlâ, "Mücadele" olarak nitelemiştir. Dolayısıyla surenin adı da "Mücadele" olmuştur. Ancak bu kelimeyi "Mücadile" şeklinde ism-i fail olarak okumak da mümkündür ki o zaman, söz konusu meselede ısrar eden kadına atıf yapılmış olur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir rivayet bulunmamaktadır. Ancak sure içinde mevcut bir karineden hareketle, bu surenin 5. hicri yılın Şevval ayında yapılan Ahzab Gazvesi'nden sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Ahzab Suresi'nde, evlatlık edinilen çocukların, gerçek evladın yerini almasının mümkün olmadığı beyan edilirken, kendilerine zihar yapılan kadınların da, hiç bir surette kocalarının anneleri konumuna geçemeyeceği vurgulanmıştır. Mesele, sadece bu kadar kısa bir değini ile geçiştirilmiş ve zıharın, günah veya bir suç olduğu şeklinde bir tanım yapılmayıp, hadise bir hükme de bağlanmamıştır. Fakat bu surede zıhar olayının ayrıntılarına inilerek, bir hükme bağlanması, sözkonusu ayrıntıların Ahzab Suresi'nden sonra nazil olduğunu ortaya koyuyor.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede Müslümanlara kendileri ile ilgili birtakım meselelerde çözüm yolları gösterilmiştir.
Surenin girişinden 6. ayete kadar zıhar olayının şer'i hükümleri açıklanmıştır. Aynı zamanda Müslümanlar şiddetle ikaz edilerek kendilerine Müslüman olduktan sonra cahiliyyenin örf ve adetlerine bağlı kalmanın, Allah'ın koyduğu sınırları aşmak ve O'nun kurallarına karşı çıkmak anlamına geleceği anlatılmıştır. Böyle bir davranış ise, yani insanın kendi keyfince kurallar vazetmesi kesin surette iman ile çelişir, sonuçta insanı dünyada hüsrana götürür ve ahirette de insan bu yüzden hesaba çekilir.
7. ve 10. ayetlerde münafıklar, kendi aralarında yaptıkları dedikodular ve gizli gizli fısıldaşmalarından ötürü ikaz edilmişlerdir. Çünkü onlar bu şekilde bozgunculuk çıkarmak için gizli planlar kuruyorlar ve kalplerindeki kin ve buğz nedeniyle, tıpkı Yahudiler gibi Hz. Peygamber'e (s.a.) selam veriyorlardı. Fakat söyledikleri sözler bedduadan başka bir şey değildi. Ayrıca bu ayetlerde Müslümanlara, onların yaptıkları gizli planların kendilerine hiç bir zarar veremeyeceği, Allah'a tevekkül edip, O'nun yolunda sabırla yürümeleri gerektiği anlatılarak, teselli verilmiştir.
Ayrıca ihlaslı müminlerin kendi aralarında günah, zulüm ve Hz. Peygamber'e (s.a.) karşı çıkmak hakkında konuşmayacakları ve onların sadece iyilik ile takva üzere bir araya gelecekleri vurgulanarak ahlâkî dersler vazedilmiştir.
11. ve 13. ayetlerde ise, Müslümanlara birtakım sosyal kurallar tebliğ edilmiştir. Çünkü kendilerinde (o dönemde) bazı sosyal zaaflar bulunmaktaydı. Nitekim günümüz Müslümanlarında da aynı zaaflar hâlâ vardır. Sözgelimi, bir meclise dışarıdan biri geldiğinde, orada oturanlar yeni gelen kardeşlerine yer vermek için, kendilerini toplamak gibi bir zahmete katlanmazlar. Tabii ki bu durumda yeni gelen şahıs ayakta kalır ve zorunlu olarak kapının önünde oturur veya geri döner ya da oturanların üzerlerinden atlayarak kendisine yer bulmak için içeri dalar. Bu tür durumlar Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisinde de vuku bulduğu için bu surede Müslümanlara bencil ve katı davranmayıp, başkalarına karşı daha hoşgörülü olmaları ve böyle durumlarda yeni gelen kimselere yer vererek, cömertliklerini sergilemeleri emredilmiştir.
Ayrıca insanlarda bir başka zaaf daha vardır ki o da, bir kimseyi ziyaret ettiklerinde (özellikle önemli bir kimseyi) o şahsın yanında oldukça fazla kalmaları ve uzun bir süre oturmakla ziyaretine gittikleri şahsa ne kadar eziyet verdiklerini ve ayrıca önemli işlerden o şahsı alıkoyduklarını düşünmemeleridir.
Şayet ev sahibi kendilerine gitmelerini söyleyecek olsa, hemen gücenirler. Kendilerini bırakıp, oradan ayrılsa, onu ahlâksızca davranmakla suçlarlar. Keza ima yoluyla, başka işleri olduğunu söylemeye çalışsa, bu sefer hiç dikkate almazlar. İşte Hz. Peygamber (s.a) de bu tür problemlerle karşı karşıyaydı. Öyle ki bazı kimseler, sırf Rasulullah'ın (s.a) sohbetinin lezzetinden dolayı, kendisini önemli bir takım işlerden alıkoyduklarını hiç düşünmüyorlardı. Bu nedenlerden ötürü, surede Müslümanlara, kendilerine sohbetin sona erdiği bildirilince, hemen dağılmaları söylenmiştir.
Yine bir başka zaaf da, gerekli gereksiz herkesin Hz. Peygamber (s.a) ile özel görüşme konusundaki ısrarlı talepleriydi. Nitekim bu kimseler Hz. Peygamber'le (s.a) meclis içinde fısıltılı konuşuyorlardı ki bu da hem Hz. Peygamber'i hem de bu meclisde bulunanları rahatsız ediyordu. Bu sebep dolayısıyla, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a) ile bu şekilde görüşmek isteyenlerin, görüşme öncesinde sadaka vermeleri şartını koydu. Böylelikle, bu davranışın kötü bir adet olup, terk edilmesi gerektiği hususunda Müslümanların uyarılması amaçlanmıştı. Gerçekten de, Müslümanlar bu kötü adeti terk ettikleri için, bu şart bir süre sonra yürürlükten kaldırılmıştır.
14. Ayetten surenin sonuna kadar, içinde ihlaslı müminlerin, münafıkların ve mütereddid kimselerin bulunduğu İslâm toplumuna, açıkça ihlasın ölçüsünün ne olduğu bildirilmiştir. Çünkü bir kısım Müslümanlar, kafirlerle dostluklarını sürdürüyorlar, İslâm'a zarar verse de, sırf çıkarları için bir tavır almaktan kaçınıyorlardı.
Bu yüzden çevrede İslâm hakkında kuşkular oluşuyor ve bazı mütereddid kimseler Müslüman olmaktan kaçınıyorlardı. Müslümanların saflarında görülen çıkarcı kimseler ikiyüzlülükleri dolayısıyla ceza almaktan da korunuyorlardı, ama ihlaslı müminler böyle değildi. Onlar değil başkalarını; analarını, babalarını, çocuklarını, kabilelerini bile İslâm'ın çıkarları söz konusu olduğunda savunmuyorlardı. Çünkü kalplerinde Allah ve Rasulünün düşmanlarına yer yoktu. Allah Teâlâ açıkça, birinci grupdaki Müslümanların da gerçek müminler olup, Allah'ın hizbine dahil bulunduklarını beyan etmiştir.
Kad semiallâhu kavlelletî tucâdiluke fî zevcihâ ve teştekî ilallâhi vallâhu yesmeu tehâvurekumâ, innellâhe semî’un basîr(basîrun).
(Habîbim!) Kocası hakkında seninle mücadele eden ve şikâyetini Allâh’a açıklayan o kadının sözünü Allâh gerçekten işitmiştir. Allâh her ikinizin karşılıklı konuşmasını sürekli duymaktaydı. Şüphe siz ki Allâh (zorda kalanın şikâyetlenme ifadeleri dâhil tüm sesleri idrak sıfatına sahip olan bir) Semî’dir, (dara düşmüşün durumu dâhil tüm halleri hakkıyla gören bir) Basîr’dir. Evs ibni Sâmit’in hanımı Havle binti Sa’lebe (Radıyallâhu anhümâ), Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e gelerek kocasının kendisine söylemiş olduğu: “Sen bana annemin sırtı gibisin!” sözü hakkında fetvâ istedi, şöyle ki; yaşlılığından dolayı biraz huyu bozulan kocası bir gün onun yanına girip kendisinden bir şey istemiş, istediği olmayınca da, kızgınlıkla bu sözü söylemişti. Câhiliyet devrinde bir adam hanımına bu sözü söylediğinde karısı ona haram oluyordu. Zıhar denen bu muâmele İslâm’da bir ilkti. Kocası ânında pişman olup onu yanına çağırdıysa da o, yeminle: “Sen bu sözü söylemişken Allâh ve Rasûlü bizim hakkımızda hüküm verinceye kadar bana ulaşamazsın!” diyerek geri durdu. Sonra Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e gelerek, kocasının kendisiyle gençken evlendiğini, yaşlanıp çocuğu çoğaldığında ise kendisini annesi yerine koyarak terk ettiğini dile getirdi ve yeniden birleşebilmeleri için bir ruhsat istedi. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Şu ana kadar senin hakkında bana bir şey emrolunmadı ama ben senin ona haram olduğunu zannediyorum!” buyurunca o, kocasının boşama ifadesi kullanmadığını söyleyerek defaatle bu hususta mücadeleye giriştikten sonra başını semaya kaldırarak: “Ey Allâh! Yalnızlığımın zorluğunu ve kocamın ayrılığının meşakkatini Sana şikâyet ediyorum! Üstelik benim küçük çocuklarım da var ki; onları ona versem zâyi olurlar, ben alsam aç kalırlar!” diye durumunu Allâh-u Te`âlâ’ya arz eder etmez, daha yerinden ayrılmadan onun hakkında bu âyetler indi. Bunun üzerine Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Ey Havle! Müjde olsun!” buyurdu. O da: “Hayrolsun!” deyince, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona bu âyetleri okudu!— M.Ustaosmanoğlu
Ellezîne yuzâhirûne minkum min nisâihim mâ hunne ummehâtihim, in ummehâtuhum illellâî velednehum, ve innehum le yekûlûne munkeren minel kavli ve zûrâ(zûren), ve innellâhe le afuvvun gafûr(gafûrun).
Sizin içinizden o kimseler ki; kadınlarından zıhar yapmaktadırlar, (onlar bir yanılgıdadırlar, çün kü gerçekte) o (kadı)nlar kendilerinin anneleri de ğildirler! Onların anaları ancak onları doğurmuş olanlardır! (Dolayısıyla haramlık hususunda ancak sütanneleri ve Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) `in eşleri gibi, Allâh-u Te`âlâ’nın tayin ettiği ka dınlar, kendi anneleri ne benzeyebilir. Eşler ise, onların annesi yerinde ol maktan en uzak varlıklardır.) Şüphesiz ki onlar elbette (dînen de, aklen de) bi linmedik bir söz ve boş bir yalan söylemektedirler. Gerçekten Allâh elbette (çokça affeden bir) Afüvv’ dür, (bolca bağışlayan bir) Ğa fûr’dur!— M.Ustaosmanoğlu
Vellezîne yuzâhirûne min nisâihim summe yeûdûne li mâ kâlû fe tahrîru rekabetin min kabli en yetemâssâ, zâlikum tûazûne bih(bihî), vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).
O kişiler ki; kadınlarından zıhar yap(arak onlarla birleşmeyi ebediyyen yasakla)maktadırlar, sonra da söyledikleri şeyden dönme(yi isteme)ktedirler; artık (cinsî münasebet yahut tenâsül uzvuna şehvetle bakış ya da şehvetle) birbirlerine dokunmalarından önce (erkeğin) bir köle azâdı (gerekir)! İşte bu (hüküm) ki, (böyle haramlar yapmayasınız diye) siz onunla vaaz olunmaktasınız! Zaten Allâh yapmakta olduğunuz şeyleri(n görünen-görünmeyen tüm yönlerinden hakkıyla haberdâr olan bir) Habîr’dir.— M.Ustaosmanoğlu
Fe men lem yecid fe siyâmu şehreyni mutetâbiayni min kabli en yetemâssâ, fe men lem yestetı’ fe ıt’amu sittîne miskînâ(miskînen), zâlike li tû’minû billâhi ve resûlih(resûlihî), ve tilke hudûdullâh(hudûdullâhi), ve lil kâfirîne azâbun elîm(elîmun).
Fakat her kim (köle azâd imkânı) bulamazsa, birbirleriyle temastan önce (erkek üze rine düşen,) art arda gelen iki ay oruçtur! Ama her kim buna da imkân bulamazsa, alt mış yoksul yedirme(si gerekir)! İşte bu (hüküm lerin açıklanması), Allâh’a ve Ra sûlüne inanasınız (da, câhiliyet devrindeki kötü âdet le ri bırakasınız) diyedir. İşte bun(ca kural)lar, Allâh’ın (, aşılması câiz olmayan) sınırlarıdır! (Bunları kabullenmeyen) o kâ firler içinse, çok acı verici pek büyük bir azap vardır!— M.Ustaosmanoğlu
İnnelleziyne yuhâdûnellâhe ve resûlehu kubitû kemâ kubitellezîne min kablihim ve kad enzelnâ âyâtin beyyinât(beyyinâtin), ve lil kâfirîne azâbun muhîn(muhînun).
O kimseler ki; Allâh’a ve Rasû lüne düşmanlık ta bulunmaktadırlar/(hükümlerine) karşı gelmek tedirler/Allâh ve Rasûlünün hu du du dışında bir takım sınırlar benimsemektedir ler/; şüphesiz on lardan önceki (din düşmanı) kimseler rezil edildiği gibi/(muratlarına ereme yip) kine boğdurulduğu gibi/helâk edildiği gi bi/ bunlar da rezil edilmişler dir/kine boğdu rulmuşlardır/ helâk edilmişlerdir/. Gerçekten de Biz (elçimizin doğruluna delâlet eden) pek a çık âyetler indirmişizdir. (Bunları) inkâr edenler içinse, çok alçaltıcı pek büyük bir azap vardır!— M.Ustaosmanoğlu
Yevme yeb’asu humullâhu cemîan fe yunebbiuhum bi mâ amilû, ahsâhullâhu ve nesûh(nesûhu), vallâhu alâ kulli şey’in şehîd(şehîdun).
Allâh’ın onları topluca dirilteceği ve yapmış oldukları (kötü) şeyleri kendilerine (bir bir) haber vereceği (o korkunç) günü (onlara anlat) ki, Allâh on(ların yapmış olduğun)u (tek tek) say(ıp yazdır)mış, onlarsa onu unutmuşlardır. Zaten Allâh her şeye (hakkıyla şâhit o lan ve hiç bir şey Kendisinden kaybolmayan bir) Şehîd’dir!— M.Ustaosmanoğlu
E lem tere ennellâhe ya’lemu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ huve râbiuhum ve lâ hamsetin illâ huve sâdisuhum ve lâ ednâ min zâlike ve lâ eksere illâ huve me’ahum eyne mâ kânû, summe yunebbiuhum bi mâ amilû yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), innellâhe bi kulli şey’in alîm(alîmun).
(Habîbim!) Gör(ür gibi bil)medin mi ki; gerçekten Allâh göklerde olanları ve yerde bulunan ları (küllî ve cüz`î tüm teferruâtıyla) bilmektedir. Üç kişinin gizlice konuşması (diye bir şey) meydana gelmez ki, mutlaka O, (ilmiyle, işitmesiyle ve görmesiyle onların) dördüncüleridir, beş kişininki de olmaz ki, mutlaka O, altıncıları (olarak yanlarında hazır)dır! İşte ne bundan daha azı (olan iki kişinin birbiriyle gizli konuşması, ya da tek kişinin nefsiyle konuşması), ne de (altı ve fazlası gibi) daha çoğu(nun fısıldaşmaları vâki) olmaz ki, her nerede iseler mutlaka O (ilmen) onlarla birliktedir! Sonra kıyâmet gününde O onlara (dünyadayken) yapmış oldukları (azâbı gerektiren kötü) şeyleri haber vere(rek onları rezil ede)cektir. Şüphesiz ki Allâh (kulların sırları dâhil) her şeyi (hakkıyla bilen bir) Alîm’dir.— M.Ustaosmanoğlu
E lem tere ilellezîne nuhû aninnecvâ summe yeûdûne li mâ nuhû anhu ve yetenâcevne bil ismi vel udvâni ve ma’siyetir resûl(resûli), ve izâ câûke hayyevke bi mâ lem yuhayyike bihillâhu, ve yekûlûne fî enfusihim lev lâ yuazzibunâllâhu bi mâ nekûl(nekûlu), hasbuhum cehennem(cehennemu), yaslevnehâ, febi’sel masîr(masîru).
Bakmadın mı o (Yahudi ve münâfık) kimselere ki; fısıltıyla konuşmaktan nehyolunmuşlardır, sonra kendisinden yasaklanmış oldukları şeye geri dönmektedirler ve (yalan gibi bir) günahla, (Müslümanlara) düşmanlıkla, bir de o Rasûl(ün gizli konuşma yapmamaları emrin)e isyanla (ilgili toplantılar yaparak) gizlice konuşmaktadırlar. Ama sana geldikleri zaman, Allâh’ın seni kendi siyle selâmlamamakta olduğu bir şeyle sana sağlık dilerler. (Allâh-u Te`âlâ: “Selam O’nun seçtiği kulları üzerine olsun!” diye bütün peygamberler arasında sana da selam vermekteyken, onlar: “Ölüm senin üzerine olsun!” anlamına gelen “Es-Sâmü aleyke” derler ve “İyi sabahlar” gibi laflar ederler.) Kendi içlerinde ise: “(Mademki peygamberdir, o halde aleyhine) söylemekte olduğumuz şeyler sebebiyle Allâh bize azap etse ya!” derler. İşte onlara yeterli gelecek olan şey ancak cehennemdir ki (mutlaka) ona gireceklerdir. Artık o ne kötü bir varış yeri olmuştur! Yahudilerle münafıklar müminleri gördükleri zaman aralarında fısıldaşırlar ve birbirlerine göz kırparlardı ki, böylece Müslümanlara, gazaya çıkan yakınlarının yenildiği ya da şehit edildiğine dair duyum almış havası vererek onları kızdırmayı hedeflerlerdi. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onları bu davranıştan yasakladığı halde tekrar aynı davranışı sergilediklerin de bir sonraki âyet-i celîlede müminler böyle yapmaktan neh yolundular.— M.Ustaosmanoğlu
Yâ eyyuhâllezîne âmenû iza tenâceytum fe lâ tetenâcev bil ismi vel udvâni ve ma’siyetir resûli ve tenâcev bil birri vet takvâ, vettekûllâhellezî ileyhi tuhşerûn(tuhşerûne).
Ey iman etmiş olan kimseler! Gizli konuşa cağınız zaman, günahla, düşmanlıkla ve o Rasûle isyanla (ilgili konularda) fısıldaşmayın! (Müminlerin hayrına yönelik) iyilikle ve (peygam bere karşı gelmekten sakınma anlamına gelen) takvâ ile fısıldaşın! (Yapacağınız ve terk edeceğiniz her işte) O Allâh’tan hakkıyla sakının ki, siz (ölümünüzün ardından diril tilerek,) ancak O’na haşr olunacak (ve manevî huzu runda toplanacak)sınız!— M.Ustaosmanoğlu
İnne men necvâ mineş şeytâni li yahzunellezîne âmenû ve leyse bi dârrihim şey’en illâ bi iznillâh(iznillâhî), ve alâllâhi fel yetevekkelil mû’minûn(mû’minûne).
O (günah ve zulüm hususundaki) gizli konuş ma ancak şeytandan olup, o iman etmiş olan kim seleri (, yakınlarının başına bir iş geldiği düşüncesine sevk ederek) üzsün diyedir! Oysa Allâh’ın izniyle olmadıkça o (şeytan) onlara en ufak bir şeyle bile asla zarar verici değildir! Artık inananlar ancak Allâh’a tevekkülde bulun sun (da, onların gizli-açık hiçbir konuşmalarına aldır masınlar)!— M.Ustaosmanoğlu
Ey iman etmiş olan kimseler! Size: “O (Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in sohbet) mecl isler(in) de (oluşan izdiham yüzünden, birbirinize yer açarak) genişlik yapın!” denildiği zaman hemen genişlik yapın ki, Allâh da sizin için (hem rızkınızda, hem gönlünüz de, hem kabrinizde, hem de cennetteki yurt la rı nızda) genişlik yapsın! (Peygamber meclisine gelenlerin artması ne deniyle size:) “Ayağa kalkın!” denildiğinde ise (hiç gevşeklik yapmadan) hemen ayağa kalkın ki, Allâh içinizden iman etmiş olan o kimseleri (bu emre uymalarına bir karşılık olarak âhirette derece bakımından) yük seltsin. (İslâm dîni hakkında) kendilerine ilim verilmiş olan o kişileri ise, (sıradan Müslümanlara karşı) pek yüce birçok derecelerle (yüceltsin)! Zaten Allâh yapmakta olduğunuz şeyleri(n gö rünen-görünmeyen tüm yönlerinden hakkıyla haber dâr olan bir) Habîr’dir. (Dolayısıyla bu emirleri tutan ları mükâfâtlandıracağı gibi, onlara karşı gelen ya da onlardan ağırlananları cezalandıracaktır.)— M.Ustaosmanoğlu
Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ nâceytumur resûle fe kaddimû beyne yedey necvâkum sadakah(sadakaten), zâlike hayrun lekum ve athar(atharu), fe in lem tecidû fe innellâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Ey iman etmiş olan kimseler! O Rasûle gizli ce bir şey arz et(mek iste)diğiniz zaman, o gizli ko nuşmanızın öncesinde (fakirlere) bir sadaka sunun (ki, böylece peygambere verdiğiniz değer ortaya çıksın, fakirler faydalansın, aşırı sorular karşısında Habîbim rahatsız olmasın, samimi olanla münafık seçilsin ve âhireti sevenle dünyaya meyleden belli olsun)! İşte bu sizin için (cimrilikten) daha iyidir ve (mal sevgisi gibi günahlardan, kalplerinizi) daha ziyade temizleyicidir. Ama eğer (verecek bir şey) bulamazsanız, şüphesiz ki Allâh (çok bağışlayan bir) Ğafûr’dur, (çok acıyan bir) Rahîm’dir. (Dolayısıyla imkânı olmayanlara sadakasız da soru sorma ruhsatı vermiştir.)— M.Ustaosmanoğlu
E eşfaktum en tukaddimû beyne yedey necvâkum sadekât(sadekâtin), fe iz lem tef’alû ve tâballâhu aleykum, fe ekîmûs salâte ve âtûz zekâte ve etîûllâhe ve resûleh(resûlehu), vallâhu habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).
(Ey imkân sahipleri!) Gizli konuşmalarınızın öncesinde birtakım sadakalar sunmanızdan (niye çekindiniz? Yoksa şeytanın fakirlik tehdidine aldandı ğınızdan dolayı) mı korktunuz? Mademki (bunu) yapmadınız, zaten Allâh da (bu konuda) tevbenizi kabul et(miş ve bu hükmü sizden geri çek)miştir, öy leyse o (farz) namaz(lar)ı hakkıyla eda (etmeye devam) edin, zekâtı da ver(meye devam ed) in ve (her konuda) Allâh’a da, Rasûlüne de itaat(ta sebat) edin (ki, böylece bu husustaki eksikliğinizi telafi edebilesi niz)! Zaten Allâh yapmakta olduğunuz şeyleri(n görünengörünmeyen tüm yönlerinden hakkıyla haberdâr olan bir) Habîr’dir.— M.Ustaosmanoğlu
E lem tere ilellezîne tevellev kavmen gadıballâhu aleyhim, mâ hum minkum ve lâ minhum ve yahlifûne alel kezibi ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
(Habîbim!) Bakmadın mı o (münâfık) kimse lere ki; Allâh’ın kendilerine gazap etmiş olduğu (Ya hudi milleti gibi şerli) bir toplumu dost edinmişler dir. (Ey müminler!) Onlar ne sizdendir, ne de onlar dandır! (Bilakis sizinle Yahudiler arasında kararsız durumdadırlar.) Üstelik onlar (yalancı olduklarını) bildikleri halde (‘Müslümanız’ diyerek) yalan üzerine yemin etmektedirler.— M.Ustaosmanoğlu
E addallâhu lehum azâben şedîdâ(şedîden), innehum sâe mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Allâh onlara pek şiddetli büyük bir azap hazırlamıştır. Onlar ki; yapmakta bulunmuş oldukla rı şeyler şüphesiz ne kötü ol muştur! (Böylece onlar evvelden beri kötü amel lere alıştıkları için, yalan yere yemini de ha fife almışlardır.)— M.Ustaosmanoğlu
İttehazû eymânehum cunneten fe saddû an sebîlillâhi fe lehum azâbun muhîn(muhînun).
Onlar (kanlarını ve mallarını korumak için) ye minlerini bir kalkan edinmiştirler de, bu sebeple (Müslüman görünerek kazandıkları güvenlik sayesinde Müslümanları) Allâh’ın yolunda (cihatta bulunmak ta)n engelle(me gayreti içine gir)miştirler. Artık on lar için çok alçaltıcı pek büyük bir azap vardır!— M.Ustaosmanoğlu
Len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum min allâhi şey’â(şey’en), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ne malları, ne de çocukları Allâh(ın a zâbın) dan hiçbir şeyi asla onlardan savuş tu ramayacaktır. İşte onlar o (cehennem) a teşin(in) arka daşlarıdır ki; onlar onun içerisinde (bir daha çık mamak üzere) ebedî kalı cılardır.— M.Ustaosmanoğlu
Yevme yeb’asuhumullâhu cemîan fe yahlifûne lehu kemâ yahlifûne lekum ve yahsebûne ennehum alâ şey’in, e lâ innehum humul kâzibûn(kâzibûne).
Allâh’ın onları topluca dirilteceği (o korkunç) günü (onlara anlat) ki, (bugün) size (‘Müslümanız’ diye yalan yere) yemin etmekte ol - duk ları gibi, (o gün de: “Rabbimiz olan Al lâh’ a yemin olsun ki, biz müşrikler değildik!” di ye) O’- na da yemin edeceklerdir! Böylece onlar (âhirette yapacakları yalan yemin lerle) kendilerinin gerçekten (dünyada olduğu gibi, fayda kazandıracak ya da zararı savuşturacak) bir şey üzere bulunduklarını sanacaklardır. Âgâh olun ki; şüphesiz ancak onlar (her şeyi bilen Zât’ın huzurunda dahi yalan söylemeye cesaret edecek kadar yalanda zirveye ulaşmış) o (büyük) yalancıların ta kendileridir!— M.Ustaosmanoğlu
İstahveze aleyhimuş şeytânu fe ensâhum zikrallâh(zikrallâhi), ulâike hizbuş şeytân(şeytâni), elâ inne hizbeşşeytâni humul hâsirûn(hâsirûne).
Şeytan onları (hükmü altına alıp) istîlâ etmiş tir de, artık onlara Allâh’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar ancak şeytanın fırkasıdır! Dikkat edin ki; o şeytan taraftarları, şüphesiz (son suz nimet yerine ebedî azâbı tercih ederek en büyük zarar ve) hüsrâna uğramış olan kimselerin ta kendileri ancak onlardır!— M.Ustaosmanoğlu
İnnellezîne yuhâddûnallâhe ve resûlehû ulâike fîl ezellîn(ezellîne).
O kimseler ki; Allâh’a ve Rasûlüne düşmanlıkta bulunmaktadırlar/karşı gelmektedirler/ Allâh ve Rasûlünün hududu dışında birtakım sınırlar benimsemektedirler/; işte onlar en alçak kimseler arasındadırlar. (Hasımları olan Allâh’ın izzet ve azameti nâmütenâhî olduğu ölçüde, bunların zillet ve hakareti de sonsuzdur.)— M.Ustaosmanoğlu
Keteballâhu le aglibenne ene ve rusulî, innallâhe kaviyyun azîz(azîzun).
Allâh (tâ ezelde şu kararı kesinleştirip, daha sonra Levh-i Mahfûz’a) yazmıştır ki; andolsun, el bette mutlaka Ben de gâlip geleceğim, rasûllerim de! (Ama onların bu gâlibiyeti, ya delil ve kılıçla; ya da ikisinden biriyle gerçekleşecektir)! Şüphesiz ki Allah, (peygamberlerine yardım etme ye son derece güçlü olan bir) Kaviyy’dir, (hiç yenil meyen yegâne) Azîz’dir.— M.Ustaosmanoğlu
Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).
Kendileri Allâh’a ve o son güne iman etmek te olan bir toplumu, Allâh’a ve peygamberine düş manlıkta bulunmuş olan/Allâh’a veRasûlüne (ve onların hükümlerine) kar şı gelmiş olan/Allâh ve Ra sûlünün hududu dışında birtakım sınırlar benimse miş olan/ kim selerle dostluk edenler hâlinde bula maz sın; velev kio (İslâm’a karşı çıka)nlar, babaları yahut oğulları veya kardeşleri ya da (kavm ü kabile leri, soy-sop) aşiretleri olsun! (Zira Allâh’a inanmanın îcabı ve herkesin sevdiği ile birlikte haşrolunacağı o âhiret gününe imanın ge reği, din düşmanlarıyla her konuda tüm ilişkilerin ke silmesidir.) İşte onlar (o kimselerdir) ki; O (Allâh-u Te`âlâ) onların kalpleri içerisine imanı yaz(ıp sabit kıl) mış ve onları Kendinden bir ruh (olan ve canlarının canı konumunda bulunan iman ve Kur’ân nuru) ile kuv vetlendirmiştir (ki böylece onlar dünyada kalp huzu runa, âhirette ise ebedî saâdete kavuşmuşlardır). Ayrıca O onları, içerisinde ebedî kalacakları pek değerli cennetlere girdirecektir ki, (köşkleri nin ve ağaçlarının) altlarından sürekli ırmaklar ak maktadır. Allâh onlar(ın ibadet ve taatın)dan razı olmuştur, onlar da O’n(un vaad etmiş olduğu mükâfatlar)dan râzı olmuşturlar. İşte ancak onlar Allâh’ın taraftarlarıdır! Dikkat edin ki; Allâh’ın ordusu, şüphesiz (iki cihan saâdetine kavuşarak) felâh (ve kurtuluş)a erenler ancak ve ancak onlardır!— M.Ustaosmanoğlu
58:22
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar