İleride de açıklanacağı gibi Hz. Peygamber (s.a) Mekke'de İslâm'ı açıkça anlatmaya başladığı zaman, daveti Kureyş'in ileri gelenleri arasında bomba etkisi yapmıştı. Bu bakımdan surenin, risaletin 4. yılında nazil olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bazı rivayetlere göre bu sure, Hz. Ömer İslâm'a girdikten sonra nazil olmuştur. Hz. Ömer'in ise, Habeşistan hicretinden sonra müslüman olduğu bilinmektedir. Fakat surenin Ebu Talib'in hastalığı zamanında nazil olduğunu bildiren rivayetlere itibar edilirse, o zaman bu surenin risaletin 10. veya 11. yılında indiğini kabul etmek gerekir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: İmam Ahmed, Nesei, Tirmizî, İbn Cerir, İbn Şeybe, İbn Ebi Hatim ve İbn İshak'dan alınan nakillerin özeti aşağıda verilmiştir:
Ebu Talib hastalandığında, Kureyş'in ileri gelenleri biraraya gelerek aralarında istişare etmişler ve Ebu Talib'in, yeğeni Muhammed'le aralarını düzeltmesi için, kendisine arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü, Ebu Talib öldükten sonra Hz. Muhammed'e (s.a) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, "Amcası hayatta iken, ona dokunmaya cesaret edemediler. Ama Ebu Talib öldükten sonra Muhammed'e saldırdılar" diye ta'n edeceklerini düşünmüşlerdir.
İşte bu karar üzerine, Kureyş'in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebu Talib'in yanına girmiştir. Heyetin içinde, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Umeyye b. Halef, As b. Vail, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kafirler vardı. Bu heyet doğruca Ebu Talib'in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber'i amcasına şikayet ettiler ve ona şöyle dediler: "Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de onu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibadet ederse etsin ona dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülmesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın." dediler (müfessirler yukarıdaki tespiti hangi kaynaklara dayandırarak yaptıklarını belirtmemişlerdir. ancak, lay doğruysa bu, kabul edilebilir, makul bir görüştür.) Kureyş müşrikleri İslâm yayılmaya başladığı için oldukça perişandılar. İslâm'ın davetçisi, şerefli, lekesiz bir geçmişe sahip, akıl ve ciddiyet bakımından tüm Kureyş'in en seçkin kimselerindendi. Onun sağ kolu Hz. Ebu Bekir ise, değil sadece Mekke'nin, çevredeki kabilelerin de şerefli, dürüst ve zeki bir insan olarak tanıdıkları bir şahsiyetti. Şimdi de Hz. Ömer gibi cesur ve azimetli kişiliğe sahip birinin de onlarla birleştiğini görünce, tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü hissetmişlerdir.
Konu: Yukarıda zikredilen olaylara ve anlatılanlara surenin girişinde değinilmiştir. Kafirlerle Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki konuşma hakkında, kafirlerin İslâm'ı, kendisinde bir eksiklik, yanlışlık gördükleri için değil, kin, haset ve körü körüne atalarını taklit ettiklerinden dolayı reddettikleri söylenmiştir. Çünkü onlar kendi içlerinden bir peygambere tabi olmayı hazmedemiyorlardı. Bunun üzerine Ebu Talib, Hz. Peygamber'i (s.a) yanına çağırarak ona "Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmezliğin sona ermesini istiyorlar" dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a.) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: "Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tabi olur." Kureyş heyetine Hz. Peygamber'in (s.a.) bu cevabı iletilince fena halde bozularak, cevap veremediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, "Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?" dediler. Hz. Rasulüllah (s.a) "O kelime, la ilahe illallah'tır." diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti aniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek (ki ne söylediklerini surenin başında Allah Teâlâ beyan ediyor) çıkıp gittiler. İbn Sa'd "Tabakat" adlı eserinde, bu olayın tümünü sadece "Bu, Ebu Talib'in son hastalığı değildi" şeklindeki farklılıkla, yukarıdaki gibi zikretmiştir. Ona göre bu olay, "filan şahıs müslüman olmuş, filan şahıs İslâm'a girmiş" şeklindeki haberlerin kulaktan kulağa yayıldığı ilk dönemde vuku bulmuştur.
Öyle ki, bu haberler halk arasında yaygınlaşınca, Kureyş'in ileri gelenleri, Ebu Talib'e, Hz. Peygamber'i (s.a.) İslâm'ı anlatmaktan vazgeçirmesi için peşisıra heyetler gönderdiler. İşte bu heyetlerden birisi de yukarıda zikredilen heyettir.
Zemahşerî, Razî, Nisaburî ve bazı müfessirlere göre, bu heyet, Hz. Ömer İslâm'ı kabullendiği zaman Ebu Talib'e gitmiştir. Çünkü Hz.Ömer'in müslüman olması onları oldukça sarsmıştı. Fakat bu iddiayı doğrulayacak nitelikte hiçbir işaret yoktur. Çünkü onlar, sırf cehaletlerinden dolayı, içlerinden sadece bir kimsenin hakikati görmüş olmasının imkansız olduğunu öne sürerek, hakikatı tereddütle karşılıyorlardı. Üstelik bu hakikati, yani Tevhid ve Ahiret düşüncesini sadece inkâr etmekle kalmayıp, alay konusu da yapıyorlardı.
Bundan sonra Allah, "Alay ettiğiniz ve önderliğini kabul etmeye yanaşmadığınız bu şahıs, sizlerin üzerinde galip gelecek ve yine bu şehirde (Mekke'de) onun ayakları altında kalacaksınız." diye kafirleri uyarmıştır.
Ardından arka arkaya 9 peygamber zikredilmiştir. Ancak Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın kıssası, diğerlerinden daha ayrıntılı bir biçimde beyan edilmiştir.
Böylelikle Allah, Kur'an'ı okuyan kimselerin zihinlerine şu hususları yerleştirmek istiyor: "Adalet kesinlikle tarafsızdır. Allah katında ancak dürüst olan, yanlışta ısrar etmeyen, yanlışlık yapsa bile, hemen arkasından tevbe edip, dünyada ahiret hesabını dikkate alarak yaşayan kimseler makbuldur."
Daha sonra, isyan eden ve müslüman kimselerin ahiretteki hayatlarının bir tablosu çizilmiştir. Bu bölümde kafirlerin dikkati iki noktaya çekilmektedir. Birincisi, "Hiç düşünmeden körü körüne önderlerinizin peşinden koşuyor ve dalâlet yolunu takip ediyorsunuz. Fakat yarın onlar takipçilerinden önce kendilerini cehennemde bulacaklar ve birbirlerini suçlayacaklardır."
İkincisi, "Bugün mü'minleri zelil ve hakir görüyorsunuz ama yarın kendiniz azab içindeyken, cehennemde onlardan kimsenin bulunmadığını hayretle göreceksiniz."
Surenin sonunda Adem ile İblis kıssası yer almaktadır. Bu kıssanın beyan edilmesinin amacı, Kureyş'in kafirlerine, Hz. Peygamber'i (s.a.) kabul etmelerine kibirlerinin mani olduğunun hatırlatılmasıdır. Çünkü aynı kibir, İblis'i Adem'e secdeden alıkoymuştu. "Allah'ın Adem'e verdiği mevki ve rütbeye rağmen, İblis sırf hasedinden ötürü Allah'a karşı gelmiş ve lanete müstehak olmuştu. Şimdi de Allah, Hz. Muhammed'e (s.a) bir mevki ve rütbe vermişken sizler sırf hasedinizden dolayı ona karşı çıkıyorsunuz. Allah onu bir peygamber olarak görevlendirmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammed'i (s.a) reddediyorsunuz. Bu yüzden sizlerin sonu İblis'in sonu gibi olacaktır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
38
Sad · Mekke
ص
88
Sure Adı Açıklaması
Açılış harfi (sad) , surenin adı olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İleride de açıklanacağı gibi Hz. Peygamber (s.a) Mekke'de İslâm'ı açıkça anlatmaya başladığı zaman, daveti Kureyş'in ileri gelenleri arasında bomba etkisi yapmıştı. Bu bakımdan surenin, risaletin 4. yılında nazil olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bazı rivayetlere göre bu sure, Hz. Ömer İslâm'a girdikten sonra nazil olmuştur. Hz. Ömer'in ise, Habeşistan hicretinden sonra müslüman olduğu bilinmektedir. Fakat surenin Ebu Talib'in hastalığı zamanında nazil olduğunu bildiren rivayetlere itibar edilirse, o zaman bu surenin risaletin 10. veya 11. yılında indiğini kabul etmek gerekir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: İmam Ahmed, Nesei, Tirmizî, İbn Cerir, İbn Şeybe, İbn Ebi Hatim ve İbn İshak'dan alınan nakillerin özeti aşağıda verilmiştir:
Ebu Talib hastalandığında, Kureyş'in ileri gelenleri biraraya gelerek aralarında istişare etmişler ve Ebu Talib'in, yeğeni Muhammed'le aralarını düzeltmesi için, kendisine arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü, Ebu Talib öldükten sonra Hz. Muhammed'e (s.a) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, "Amcası hayatta iken, ona dokunmaya cesaret edemediler. Ama Ebu Talib öldükten sonra Muhammed'e saldırdılar" diye ta'n edeceklerini düşünmüşlerdir.
İşte bu karar üzerine, Kureyş'in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebu Talib'in yanına girmiştir. Heyetin içinde, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Umeyye b. Halef, As b. Vail, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kafirler vardı. Bu heyet doğruca Ebu Talib'in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber'i amcasına şikayet ettiler ve ona şöyle dediler: "Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de onu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibadet ederse etsin ona dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülmesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın." dediler (müfessirler yukarıdaki tespiti hangi kaynaklara dayandırarak yaptıklarını belirtmemişlerdir. ancak, lay doğruysa bu, kabul edilebilir, makul bir görüştür.) Kureyş müşrikleri İslâm yayılmaya başladığı için oldukça perişandılar. İslâm'ın davetçisi, şerefli, lekesiz bir geçmişe sahip, akıl ve ciddiyet bakımından tüm Kureyş'in en seçkin kimselerindendi. Onun sağ kolu Hz. Ebu Bekir ise, değil sadece Mekke'nin, çevredeki kabilelerin de şerefli, dürüst ve zeki bir insan olarak tanıdıkları bir şahsiyetti. Şimdi de Hz. Ömer gibi cesur ve azimetli kişiliğe sahip birinin de onlarla birleştiğini görünce, tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü hissetmişlerdir.
Konu: Yukarıda zikredilen olaylara ve anlatılanlara surenin girişinde değinilmiştir. Kafirlerle Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki konuşma hakkında, kafirlerin İslâm'ı, kendisinde bir eksiklik, yanlışlık gördükleri için değil, kin, haset ve körü körüne atalarını taklit ettiklerinden dolayı reddettikleri söylenmiştir. Çünkü onlar kendi içlerinden bir peygambere tabi olmayı hazmedemiyorlardı. Bunun üzerine Ebu Talib, Hz. Peygamber'i (s.a) yanına çağırarak ona "Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmezliğin sona ermesini istiyorlar" dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a.) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: "Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tabi olur." Kureyş heyetine Hz. Peygamber'in (s.a.) bu cevabı iletilince fena halde bozularak, cevap veremediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, "Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?" dediler. Hz. Rasulüllah (s.a) "O kelime, la ilahe illallah'tır." diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti aniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek (ki ne söylediklerini surenin başında Allah Teâlâ beyan ediyor) çıkıp gittiler. İbn Sa'd "Tabakat" adlı eserinde, bu olayın tümünü sadece "Bu, Ebu Talib'in son hastalığı değildi" şeklindeki farklılıkla, yukarıdaki gibi zikretmiştir. Ona göre bu olay, "filan şahıs müslüman olmuş, filan şahıs İslâm'a girmiş" şeklindeki haberlerin kulaktan kulağa yayıldığı ilk dönemde vuku bulmuştur.
Öyle ki, bu haberler halk arasında yaygınlaşınca, Kureyş'in ileri gelenleri, Ebu Talib'e, Hz. Peygamber'i (s.a.) İslâm'ı anlatmaktan vazgeçirmesi için peşisıra heyetler gönderdiler. İşte bu heyetlerden birisi de yukarıda zikredilen heyettir.
Zemahşerî, Razî, Nisaburî ve bazı müfessirlere göre, bu heyet, Hz. Ömer İslâm'ı kabullendiği zaman Ebu Talib'e gitmiştir. Çünkü Hz.Ömer'in müslüman olması onları oldukça sarsmıştı. Fakat bu iddiayı doğrulayacak nitelikte hiçbir işaret yoktur. Çünkü onlar, sırf cehaletlerinden dolayı, içlerinden sadece bir kimsenin hakikati görmüş olmasının imkansız olduğunu öne sürerek, hakikatı tereddütle karşılıyorlardı. Üstelik bu hakikati, yani Tevhid ve Ahiret düşüncesini sadece inkâr etmekle kalmayıp, alay konusu da yapıyorlardı.
Bundan sonra Allah, "Alay ettiğiniz ve önderliğini kabul etmeye yanaşmadığınız bu şahıs, sizlerin üzerinde galip gelecek ve yine bu şehirde (Mekke'de) onun ayakları altında kalacaksınız." diye kafirleri uyarmıştır.
Ardından arka arkaya 9 peygamber zikredilmiştir. Ancak Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın kıssası, diğerlerinden daha ayrıntılı bir biçimde beyan edilmiştir.
Böylelikle Allah, Kur'an'ı okuyan kimselerin zihinlerine şu hususları yerleştirmek istiyor: "Adalet kesinlikle tarafsızdır. Allah katında ancak dürüst olan, yanlışta ısrar etmeyen, yanlışlık yapsa bile, hemen arkasından tevbe edip, dünyada ahiret hesabını dikkate alarak yaşayan kimseler makbuldur."
Daha sonra, isyan eden ve müslüman kimselerin ahiretteki hayatlarının bir tablosu çizilmiştir. Bu bölümde kafirlerin dikkati iki noktaya çekilmektedir. Birincisi, "Hiç düşünmeden körü körüne önderlerinizin peşinden koşuyor ve dalâlet yolunu takip ediyorsunuz. Fakat yarın onlar takipçilerinden önce kendilerini cehennemde bulacaklar ve birbirlerini suçlayacaklardır."
İkincisi, "Bugün mü'minleri zelil ve hakir görüyorsunuz ama yarın kendiniz azab içindeyken, cehennemde onlardan kimsenin bulunmadığını hayretle göreceksiniz."
Surenin sonunda Adem ile İblis kıssası yer almaktadır. Bu kıssanın beyan edilmesinin amacı, Kureyş'in kafirlerine, Hz. Peygamber'i (s.a.) kabul etmelerine kibirlerinin mani olduğunun hatırlatılmasıdır. Çünkü aynı kibir, İblis'i Adem'e secdeden alıkoymuştu. "Allah'ın Adem'e verdiği mevki ve rütbeye rağmen, İblis sırf hasedinden ötürü Allah'a karşı gelmiş ve lanete müstehak olmuştu. Şimdi de Allah, Hz. Muhammed'e (s.a) bir mevki ve rütbe vermişken sizler sırf hasedinizden dolayı ona karşı çıkıyorsunuz. Allah onu bir peygamber olarak görevlendirmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammed'i (s.a) reddediyorsunuz. Bu yüzden sizlerin sonu İblis'in sonu gibi olacaktır.
Sâd! Kasem olsun o (şan ve) şeref/öğüt/beyan/sahibi Kur’ân’a!— M.Ustaosmanoğlu
38:1
2
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ ٢
Belillezîne keferû fî ızzetin ve şikâk(şikâkın).
Doğrusu o kâfir olmuş kimseler (Kur’ân’ da bir yanlışlık buldukları için küfre sapmış değillerdir, bilakis onlar) tam bir büyüklen me ve (Allâh’a ve Rasûlüne karşı) şiddetli bir muhâlefet içerisindedirler (de, bu yüzden inkâr etmişlerdir).— M.Ustaosmanoğlu
Kem ehleknâ min kablihim min karnin fe nâdev ve lâte hîne menâs(menâsin).
Kendilerinden önce (geçmiş olan) nice asırlar (halkın)ı helâk etmiştik de, onlar (yine bir ümit deyip: “İmdat!” diye) bağırıp çağırmıştılar. Oysa (o şiddetli azâbımızla karşılaştıklarında, zaman) asla kurtuluş zamanı değildi!— M.Ustaosmanoğlu
Ve acibû en câehum munzirun minhum ve kâlel kâfirûne hâzâ sâhırun kezzâb(kezzâbun).
Onlara aralarından bir uyarıcı geldi di ye şaşakaldılar. O kâfirler dedi ki: “İşte bu (kişi), (kendisi ümmî iken, bizim gibi ümmî bir toplum içerisinde bir kitap sahibi olduğunu iddia etmektedir ki, bu kabul edilebilecek bir şey değildir. Ama bizim yapamayacağı mız bazı şeyleri ortaya attığına göre, olsa olsa) büyük bir büyücüdür, (nübüvvet ve vahye mazhariyet gibi Allâh’a karşı yaptığı isnatlar hususunda ise) son derece yalancıdır!— M.Ustaosmanoğlu
E cealel âlihete ilâhen vâhıdâ(vâhıden), inne hâzâ le şey’un ucâb(ucâbun).
O, (tapmakta olduğumuz) tüm ilâhları bir tek ilâha mı çevirmiştir? Şüphesiz ki işte bu elbette çok şaşılacak bir şeydir! (Bizim bunca ilâhımız yeterli ol mazken, tek bir ilâh bütün âlemleri nasıl yönetecektir?)”— M.Ustaosmanoğlu
Ventalekal meleu minhum enimşû vasbirû alâ âlihetikum inne hâzâ le şey’un yurâd(yurâdu).
Derken içlerinden göz dolduran bir cemaat (Ebû Tâlib’in meclisinden şöyle diyerek) fırlayıp gitti de: “Yürüyün! İlâhlarınıza (tapmaya) sebat edin! Gerçekten işte bu, elbette (sizden) istenmekte olan pek önemli bir şeydir!/İşte bu (adamın bir tek ilâha tapma konusundaki kararlılığı), (onun tarafından) ke sinkes arzulanmakta olan çok büyük bir şeydir (ki, kimsenin lafıyla ya da aracılığıyla bu bundan caymaz)!/— M.Ustaosmanoğlu
E unzile aleyhiz zikru min beyninâ, bel hum fî şekkin min zikrî, bel lemmâ yezûkû azâb(azâbi).
O kitap bizim aramızdan (ine ine) on(un gibi yetim ve yoksul bir adam)a mı indirildi?” Doğrusu onlar (körü körüne taklide meyilli oldukları için) Benim kitabımdan büyük bir şüphe için dedirler. Daha doğrusu onlar henüz Benim azâbımı tatmadılar (da, bu yüzden şüphededirler. Onu gördüklerinde ise mecburen inanacaklar)! Rivayete göre; Ömer (Radıyallâhu anh)ın Müslüman oluşu Kureyş’i çok üzünce, yaşça büyükleri olan Velîd, ileri gelen yirmi beş kadar müşriğe, yeğeniyle aralarını bulması için Ebû Tâlib’e gitmelerini önerdi. O da Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i yanlarına çağırtıp kavmine karşı insaflı davranmasını teklif edince Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onlara isteklerini sordu. Onlar: “Sen bizim ilâhlarımızın aleyhine konuşmayı bırak, biz de seni İlâhınla baş başa bırakalım!” dediklerinde: “Ben de sizden tek bir kelime istiyorum ki, onunla tüm Araplara mâlik olacağınız gibi, yabancı milletler de size boyun eğecektir!” buyurdu. Ebû Cehîl’in: “Ne demek, on kelimeyi bile kabulleniriz!” demesi üzerine, kendilerinden tevhîd kelimesini söylemelerini isteyince o meclisten fırlayıp çıktılar. Bir yandan da: “Duyulmadık bir şey! İlâhları teke mi indirmiş, bu kadar insana bir ilâh nasıl yetsin?” demeye başladılar. (Beyzâvî, Hâzin, Nesefî)— M.Ustaosmanoğlu
Em indehum hazâinu rahmeti rabbikel azîzil vehhâb(vehhâbi).
Yoksa (her şeye gücü yeten ve karşılıksız bolca ve ren) o Azîz ve Vehhâb olan Rabbinin rahmet hazine leri onların yanında(dır da, peygamberliği diledikle rine verip, istediklerini mahrum bırakan onlar) mıdır?— M.Ustaosmanoğlu
Em lehum mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, felyertekû fîl esbâb(esbâbi).
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında kilerin mülkü (ve saltanatı) onlara mı aittir? Öyleyse (kendilerini Arş’a çıkaracak) o basamaklarda iyice yük selsinler (de Arş’tan doğru âlemleri yönetsinler ve istediklerine vahiy indirsinler)!— M.Ustaosmanoğlu
(Habîbim!) İşte (onlar, peygamberler aleyhine) birlik yapan cemaatlerden oluşan az ve değer siz bir ordu(dur) ki; (Bedir denen) o uzak yerde (çok kısa bir zaman sonra) bozguna uğratılmıştır. (Artık laflarına aldırma ve hezeyanlarını önemseme!)— M.Ustaosmanoğlu
Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve fir’avnu zul evtâdi.
Onlardan önce Nûh kavmi de, Âd (toplumu) da, o (demir) kazıklar sahibi (olan, dilediğinin el ve ayaklarını onlara bağlayarak e ziyet yapan)/kazıklar (la çakılmış gibi sabit mülk) sahibi/ ordular sahibi/ Firavun da (peygamberlerini) yalanlamıştı.— M.Ustaosmanoğlu
Ve semûdu ve kavmu lûtın ve ashâbul eykeh(eyketi), ulâikel ahzâb(ahzâbu).
Semûd (toplumu) da (Sâlih (Aley hisselâm)`ı), Lût kavmi de (Lût (Aleyhisselâm)`ı), (sık ağaçlıklı bir korunun sakinleri bulunan) Eyke ashâbı da (Şu`ayb (Aleyhisselâm)`ı yalanlamıştı)! İşte ancak onlardır o (pey gamberlere karşı) birlik yapan (ama bozguna uğra maktan kurtulamayan) toplumlar!— M.Ustaosmanoğlu
İn kullun illâ kezzeber rusule fe hakka ıkâb(ıkâbi).
Hepsi de (hiçbir iyilikle tanınmamış,) ancak peygamberleri yalanlamış (olmakla şöhret bulup anılmış)tı da, bu yüzden azâbım (onlar üzerine) hak olmuştu!— M.Ustaosmanoğlu
Ve mâ yanzuru hâulâi illâ sayhaten vâhıdeten mâ lehâ min fevâk(fevâkın).
(Habîbim!) İşte bu (senin düşma)nlar(ın) da (İsrâfîl (Aleyhisselâm)`ın Sûr’a ilk üfürüşüyle gerçekleşe cek) tek bir nâradan başkasını beklemiyor(lar) ki, (vakti geldiğinde) onun için (bir hayvanın) iki sağım arası kadar bile bir duraklama/ onun için bir geri dönüş/ yoktur!— M.Ustaosmanoğlu
Ve kâlû rabbenâ accil lenâ kıttanâ kable yevmil hisâb(hisâbi).
Onlar (azaplarının âhirete tehirini duyunca, dalga geçmek için): “Ey Rabbimiz! (Azaptan) nasibimizi bize hesap gününden önce acele ver!” dediler.— M.Ustaosmanoğlu
(Habîbim! Kâfirlerin) söylemekte oldukları (üzücü) şeylere sabret ve Bizim (dinde) kuvvet sahi bi Dâvûd kulumuzu yâd et! Şüphesiz ki o, (Bizim taa tımıza ve rızamızı kazanmaya) son derece yönelici biriydi.— M.Ustaosmanoğlu
İnnâ sahharnel cibâle meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(işrâkı).
Muhakkak Biz, onunla birlikte dağları emre âmâde kılmıştık da, gündüzün sonunda ve (güneşin parladığı) işrak vakti (lisân-ı halleriyle ve kudretten yaratılmış dilleriyle Bizi takdîs, tenzîh ve) tesbîh edi yorlardı.— M.Ustaosmanoğlu
38:18
19
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ ٩١
Vet tayre mahşûreh(mahşûreten), kullun lehû evvâb(evvâbun).
(Her bir cihetten kendisine doğru) toplanan kuşları da (onun emrine verdik)! Hepsi de onun(la birlikte tesbîh etmek) için çokça dönücü idi!— M.Ustaosmanoğlu
Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhul hikmete ve faslel hıtâb(hıtâbi).
Biz (kendisine verdiğimiz heybet ve nusretle) onun mülkünü güçlendirdik, ayrıca ona hikmet (nübüvvet, üstün ilim, güzel amel ve Zebûr kitabı) ile (hakkı bâtıldan) ayırıcı (kararları net bir şekilde ifade eden) bir hitâbet verdik.— M.Ustaosmanoğlu
Ve hel etâke nebeul hasm(hasmi), iz tesevverûl mihrâb(mihrâbe).
(Habîbim!) O hasımların önemli haberi sana geldi değil mi? Hani onlar (nöbetçilerden geçit bula mayınca) o (Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın mescidinin) mihrap duvarına tırmanmışlardı.— M.Ustaosmanoğlu
İz dehalû alâ dâvûde fe fezia minhum kâlû lâ tehaf, hasmâni begâ ba’dunâ alâ ba’dın fahkum beynenâ bil hakkı ve lâ tuştıt vehdinâ ilâ sevâis sırât(sırâtı).
Vaktâ ki onlar Dâvûd’un yanına girmişler de, o (kimsenin yanına giremeyeceği bir günde ve bazı yardımlar almadan çıkılamayacak kadar yüksek olan makamına) onlar(ın girip âniden karşısına çıkmaların) dan sebep telâşa kapılmıştı. Dediler ki: “Korkma! (Biz) iki hasım(ız) ki; birimiz diğerine karşı haksız lıkta bulunmuştur. Artık sen aramızda hak (ve adâlet) ile hüküm ver de haddi aşma ve bizi yolun doğrusuna ulaştır!— M.Ustaosmanoğlu
İnne hâzâ ahî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten ve liye na’cetun vâhidetun fe kâle ekfilnîhâ ve azzenî fîl hıtâb(hıtâbi).
(Sonra biri söz alarak dedi ki:) Gerçekten de işte şu benim (din) kardeşim; onun doksan dokuz dişi koyunu vardır, benim içinse (sadece) bir tek dişi koyun bulunmaktadır. Yine de o (benim koyunu ma göz dikerek): ‘Beni ona (da) kefil yap (da, elimin altındakileri sahiplendiğim gibi ona da mâlik olayım)!’ demiştir ve (merâmını benden daha iyi anlatabildiği için) karşılıklı konuşmada bana gâlip gelmiştir!”— M.Ustaosmanoğlu
Kâle lekad zalemeke bi suâli na’cetike ilâ niâcih(niâcihî), ve inne kesîren minel huletâi le yebgî ba’duhum alâ ba’dın illellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve kalîlun mâ hum, ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festagfere rabbehu ve harre râkian ve enâb(enâbe). (SECDE ÂYETİ)
(Bunun üzerine Dâvûd (Aleyhisselâm):) “Yemin olsun; muhakkak o, senin koyununu kendi koyunla rına katma isteğiyle elbette sana haksızlık etmiştir. Zaten şüphesiz ki (mallarını birbirine) katıp karıştı ran (ortak)lardan birçoğu, elbette onların bazısı di ğer bir kısma karşı haksızlık eder. Ancak o kimseler müstesnâ ki, iman etmiştirler ve salih ameller işle miştirler! (Çünkü onlar zulüm ve saldırıdan son derece kaçınırlar.) Onlar ise ne kadar da azdır!” dedi. Derken Dâvûd Bizim onu gerçekten imtihan (edenin muâmelesine tâbi) ettiğimizi yakînen bildi ve (zellesinden dolayı) hemen Rabbinden mağfiret talebinde bulundu. Böylece o, rükû` edici olarak (başlattığı tevbesini) yere kapan(ıp secde yaparak tamamla)dı ve (böylece Allâh-u Te`âlâ’ya hakkıyla) yöneldi!— M.Ustaosmanoğlu
Fe gafernâ lehu zâlik(zâlike), ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
İşte biz de hemen kendisi için bu (suçu)nu bağışladık. Gerçekten onun için Bizim katımızda elbette (mağfiretten öte) tam bir (manevî) ya kınlık ve (cennet gibi) çok güzel bir dönüş yeri vardır.— M.Ustaosmanoğlu
Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâh(sebîlillâhi), innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
(Nitekim bu yakınlığın bir ifadesi olarak kendisi ne şöyle vahyettik:) “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yer(yüzün)de (yönetimi üstlenmiş) bir halife tayin ettik/(senden önce geçmiş peygamberlerin yerine ge çen) bir halife kıldık/! Artık insanlar arasında hak (ve adâlet) ile hüküm ver de (nefse âit) kötü arzuya uyma, sonra o seni Allâh’ın yolundan saptırır. O kim seler ki Allâh’ın yolundan sapmaktadırlar; hesap gününü unutmaları sebebiyle gerçekten onlar için pek şiddetli büyük bir azap vardır.” Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın zellesi hakkında değişik rivayetler varsa da, kıssanın aslı şöyledir: Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın şerî’atinde bir insanın, diğerine: “Hanımını boşa da ben alayım!” demesi câizdi, hatta ümmeti arasında âdet hâlini almış bir durumdu ki, böyle bir teklifin iki taraf için de şahsiyeti zedelemesi söz konusu değildi. Nitekim hicretten sonra, ensâr arasında da iki eşi olanlardan bazısı, bir eşini boşayıp muhâcirlerden kardeş edindiği kişiyle evlendirmiştir ki bu hiç yadırganmamış, bilakis sahâbe nin üstün bir ahlâkı olarak tarihe geçmiştir. İşte Dâvûd (Aleyhisselâm)`da ümmetinden Üvriyâ adlı kişiye böyle bir teklif yapmış, o da utancından bu teklifi geri çeviremeyip hanımını boşamış, Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın bu evliliğinden de Süleymân (Aleyhisselâm) dünyaya gelmiştir. Görüldüğü üzere; bu kıssada hiçbir günah söz konusu olmayıp, ancak Dâvûd (Aleyhisselâm) gibi yüksek mertebe sahibi bir peygamber hakkında yakışıkalmayan bir durum mevzuu bahistir. Bu yüzden davalı insan suretinde iki melek gönderilip, ümmetinden herhangi bir ferdin yapabileceği her şeyin ona yakışmayabileceği, özellikle de birçok hanımı varken, bu teklifi sadece bir hanımı olan kişiye yapmış olmasının, makamına nispetle onun hakkında bir zelle sayılacağı kararı kendisine verdirtilmiştir. Ama bazı kıssacıların anlattığı şekilde: “Hanımı kendisine kalsın diye o kişiyi ölmesi için harplerde defaatle en ön safa yerleştirdi!” gibi, sıradan bir Müslümana dahi yakıştırılamayacak bir suçu, kitap sahibi bir peygambere isnat etmek, büyük bir iftira olur. Bu yüzden Ali (Radıyallâhu anh): “Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın hâdisesini kıssacıların anlattığı şekliyle anlatana yüz altmış sopa vururum! Çünkü peygamberlere iftiranın cezası iki kattır.” demiştir. Ancak peygamberleri tenzîh adına: “Burada hiçbir zelle söz konusu değildir!” demek veya bu zelleyi, âyet-i kerîmede açıklanan misalle hiç bağdaşmayan farklı rivayetlerle izaha kalkışmak, Âlûsî (Rahimehullâh)ın da beyanı vechile; hiçbir insaflı kişinin kabule yanaşmayacağı bir durumdur. Zaten onun istiğfarından ve Mevlâ’nın affından bahsedilmesi, burada bir zelle vukûunun kabulünü kaçınılmaz hâle getirmiştir. Tabiî nübüvvet makamını ihlâl edecek rivayetler kabul edilemeyeceğinden, doğru olan tek görüş; “Onun, kendi yüce makamına göre evlâ olan bir şeyi terk ettiği için istiğfar ettiği” hususudur ki bu da, peygamberlerin ismetine halel getirmez (ve günahsızlık vasfını zedelemez)! (Ebussuûd, Beyzâvî, Şihâb, Nesefî, Hâzin, Rûhu’l-beyân, Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu
Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtıla(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri).
Biz gökle yeri ve ikisi arasındakileri (gayesiz ve maksatsız bir şekilde) bâtıl olarak yaratmadık! İşte (dirilmeyi ve hesaba çekilmeyi inkâr ederek) bu(nca yara tığın boşuna halk edildiğini ve herkesin yaptığının, yanına kâr kalacağını kabullenmek), o kâfir olmuş kimselerin düşüncesidir. Artık o inkâr etmiş kimseler için o (cehen nem) ateş(ine gireceklerin) den dolayı büyük bir helâk vardır.— M.Ustaosmanoğlu
Em nec’alullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kel mufsidîne fîl ardı em nec’alul muttekîne kel fuccâr(fuccâri).
Yoksa Biz o iman etmiş olanları ve sâlih ameller işlemiş bulunanları, yer(yüzün)de bozgunculuk yapan (kâfir) kişiler gibi (dünya ve âhirette aynı imkânlara sahip) kılarmıyız? Ya da Biz takvâ sahiplerini(n hayat ve ölümlerini), fâcir (ve fâsık kişi) ler gibi yaparmıyız? İbni Abbas (Radıyallâhu anhümâ)ya göre bu âyet, bütün Müslümanlar ve kâfirler hakkında umûmî ise de, diğer bir rivayette: “Âhirette bize, size verilmeyecek şeyler verilecektir.” diyen bir takım müşrikler hakkında, özellikle de Bedir günü harp öncesi vuruşmak için karşılaşan Ali, Hamza ve Ubeyde (Radıyallâhu anhüm) ile Utbe, Velîd ve Şeybe (Le’anehümullâh) hakkında nâzil olmuştur.— M.Ustaosmanoğlu
Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârekun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ûlul elbâb(elbâbi).
(Kur’ân-ı Kerîm, dîni ve dünyevî birçok menfaat ve bereketlerle dolu) pek mübârek yüce bir kitaptır ki, o (insa)nlar onun âyetlerini iyice düşünsünler ve (nefsânî arzuların karışıklıklarından arınmış) hâlis akıllara sahip olanlar hakkıyla öğütlen(ip, gereğince amel et)sin diye onu sana indirdik!— M.Ustaosmanoğlu
Ve vehebnâ li dâvûde suleymân(suleymâne), ni’mel abd(abdu), innehû evvâb(evvâbun).
Dâvûd’a da Süleymân’ı Biz bağışladık. (O) ne güzel bir kuldu! Çünkü gerçekten o (en ufak bir zelle işle diğinde pişman olarak Rabbine) çokça tevbe edici idi.— M.Ustaosmanoğlu
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar