Sad 88 Ayet Mekke · ص
38

Sad

Sad · Mekke
38
Sad · Mekke
ص
88
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِۜ ١
Sâd, vel kur’âni zîz zikr(zikri).
Sâd! Kasem olsun o (şan ve) şeref/öğüt/beyan/sahibi Kur’ân’a!— M.Ustaosmanoğlu
38:1
2
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ ٢
Belillezîne keferû fî ızzetin ve şikâk(şikâkın).
Doğrusu o kâfir olmuş kimseler (Kur’ân’ da bir yanlışlık buldukları için küfre sapmış değillerdir, bilakis onlar) tam bir büyüklen me ve (Allâh’a ve Rasûlüne karşı) şiddetli bir muhâlefet içerisindedirler (de, bu yüzden inkâr etmişlerdir).— M.Ustaosmanoğlu
38:2
3
كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ ٣
Kem ehleknâ min kablihim min karnin fe nâdev ve lâte hîne menâs(menâsin).
Kendilerinden önce (geçmiş olan) nice asırlar (halkın)ı helâk etmiştik de, onlar (yine bir ümit deyip: “İmdat!” diye) bağırıp çağırmıştılar. Oysa (o şiddetli azâbımızla karşılaştıklarında, zaman) asla kurtuluş zamanı değildi!— M.Ustaosmanoğlu
38:3
4
وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ ٤
Ve acibû en câehum munzirun minhum ve kâlel kâfirûne hâzâ sâhırun kezzâb(kezzâbun).
Onlara aralarından bir uyarıcı geldi di ye şaşakaldılar. O kâfirler dedi ki: “İşte bu (kişi), (kendisi ümmî iken, bizim gibi ümmî bir toplum içerisinde bir kitap sahibi olduğunu iddia etmektedir ki, bu kabul edilebilecek bir şey değildir. Ama bizim yapamayacağı mız bazı şeyleri ortaya attığına göre, olsa olsa) büyük bir büyücüdür, (nübüvvet ve vahye mazhariyet gibi Allâh’a karşı yaptığı isnatlar hususunda ise) son derece yalancıdır!— M.Ustaosmanoğlu
38:4
5
اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ ٥
E cealel âlihete ilâhen vâhıdâ(vâhıden), inne hâzâ le şey’un ucâb(ucâbun).
O, (tapmakta olduğumuz) tüm ilâhları bir tek ilâha mı çevirmiştir? Şüphesiz ki işte bu elbette çok şaşılacak bir şeydir! (Bizim bunca ilâhımız yeterli ol mazken, tek bir ilâh bütün âlemleri nasıl yönetecektir?)”— M.Ustaosmanoğlu
38:5
6
وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ ٦
Ventalekal meleu minhum enimşû vasbirû alâ âlihetikum inne hâzâ le şey’un yurâd(yurâdu).
Derken içlerinden göz dolduran bir cemaat (Ebû Tâlib’in meclisinden şöyle diyerek) fırlayıp gitti de: “Yürüyün! İlâhlarınıza (tapmaya) sebat edin! Gerçekten işte bu, elbette (sizden) istenmekte olan pek önemli bir şeydir!/İşte bu (adamın bir tek ilâha tapma konusundaki kararlılığı), (onun tarafından) ke sinkes arzulanmakta olan çok büyük bir şeydir (ki, kimsenin lafıyla ya da aracılığıyla bu bundan caymaz)!/— M.Ustaosmanoğlu
38:6
7
مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ ٧
Mâ semi’nâ bi hâzâ fîl milletil âhıreh(âhıreti), in hâzâ illâhtilâk(illâhtilâkun).
İşte bu(nun anlattığı tevhîd konusu)nu o sonraki din (olan Hristiyanlık akîdesin)de duymamıştık! İşte bu, ancak bir uydurmadır!— M.Ustaosmanoğlu
38:7
8
ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ ٨
E unzile aleyhiz zikru min beyninâ, bel hum fî şekkin min zikrî, bel lemmâ yezûkû azâb(azâbi).
O kitap bizim aramızdan (ine ine) on(un gibi yetim ve yoksul bir adam)a mı indirildi?” Doğrusu onlar (körü körüne taklide meyilli oldukları için) Benim kitabımdan büyük bir şüphe için dedirler. Daha doğrusu onlar henüz Benim azâbımı tatmadılar (da, bu yüzden şüphededirler. Onu gördüklerinde ise mecburen inanacaklar)! Rivayete göre; Ömer (Radıyallâhu anh)ın Müslüman oluşu Kureyş’i çok üzünce, yaşça büyükleri olan Velîd, ileri gelen yirmi beş kadar müşriğe, yeğeniyle aralarını bulması için Ebû Tâlib’e gitmelerini önerdi. O da Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i yanlarına çağırtıp kavmine karşı insaflı davranmasını teklif edince Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onlara isteklerini sordu. Onlar: “Sen bizim ilâhlarımızın aleyhine konuşmayı bırak, biz de seni İlâhınla baş başa bırakalım!” dediklerinde: “Ben de sizden tek bir kelime istiyorum ki, onunla tüm Araplara mâlik olacağınız gibi, yabancı milletler de size boyun eğecektir!” buyurdu. Ebû Cehîl’in: “Ne demek, on kelimeyi bile kabulleniriz!” demesi üzerine, kendilerinden tevhîd kelimesini söylemelerini isteyince o meclisten fırlayıp çıktılar. Bir yandan da: “Duyulmadık bir şey! İlâhları teke mi indirmiş, bu kadar insana bir ilâh nasıl yetsin?” demeye başladılar. (Beyzâvî, Hâzin, Nesefî)— M.Ustaosmanoğlu
38:8
9
اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ ٩
Em indehum hazâinu rahmeti rabbikel azîzil vehhâb(vehhâbi).
Yoksa (her şeye gücü yeten ve karşılıksız bolca ve ren) o Azîz ve Vehhâb olan Rabbinin rahmet hazine leri onların yanında(dır da, peygamberliği diledikle rine verip, istediklerini mahrum bırakan onlar) mıdır?— M.Ustaosmanoğlu
38:9
10
اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا۠ فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ ٠١
Em lehum mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, felyertekû fîl esbâb(esbâbi).
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında kilerin mülkü (ve saltanatı) onlara mı aittir? Öyleyse (kendilerini Arş’a çıkaracak) o basamaklarda iyice yük selsinler (de Arş’tan doğru âlemleri yönetsinler ve istediklerine vahiy indirsinler)!— M.Ustaosmanoğlu
38:10
11
جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ ١١
Cundun mâ hunâlike mehzûmun minel ahzâb(ahzâbi).
(Habîbim!) İşte (onlar, peygamberler aleyhine) birlik yapan cemaatlerden oluşan az ve değer siz bir ordu(dur) ki; (Bedir denen) o uzak yerde (çok kısa bir zaman sonra) bozguna uğratılmıştır. (Artık laflarına aldırma ve hezeyanlarını önemseme!)— M.Ustaosmanoğlu
38:11
12
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُوالْاَوْتَادِۙ ٢١
Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve fir’avnu zul evtâdi.
Onlardan önce Nûh kavmi de, Âd (toplumu) da, o (demir) kazıklar sahibi (olan, dilediğinin el ve ayaklarını onlara bağlayarak e ziyet yapan)/kazıklar (la çakılmış gibi sabit mülk) sahibi/ ordular sahibi/ Firavun da (peygamberlerini) yalanlamıştı.— M.Ustaosmanoğlu
38:12
13
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ ٣١
Ve semûdu ve kavmu lûtın ve ashâbul eykeh(eyketi), ulâikel ahzâb(ahzâbu).
Semûd (toplumu) da (Sâlih (Aley hisselâm)`ı), Lût kavmi de (Lût (Aleyhisselâm)`ı), (sık ağaçlıklı bir korunun sakinleri bulunan) Eyke ashâbı da (Şu`ayb (Aleyhisselâm)`ı yalanlamıştı)! İşte ancak onlardır o (pey gamberlere karşı) birlik yapan (ama bozguna uğra maktan kurtulamayan) toplumlar!— M.Ustaosmanoğlu
38:13
14
اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ۟ ٤١
İn kullun illâ kezzeber rusule fe hakka ıkâb(ıkâbi).
Hepsi de (hiçbir iyilikle tanınmamış,) ancak peygamberleri yalanlamış (olmakla şöhret bulup anılmış)tı da, bu yüzden azâbım (onlar üzerine) hak olmuştu!— M.Ustaosmanoğlu
38:14
15
وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ ٥١
Ve mâ yanzuru hâulâi illâ sayhaten vâhıdeten mâ lehâ min fevâk(fevâkın).
(Habîbim!) İşte bu (senin düşma)nlar(ın) da (İsrâfîl (Aleyhisselâm)`ın Sûr’a ilk üfürüşüyle gerçekleşe cek) tek bir nâradan başkasını beklemiyor(lar) ki, (vakti geldiğinde) onun için (bir hayvanın) iki sağım arası kadar bile bir duraklama/ onun için bir geri dönüş/ yoktur!— M.Ustaosmanoğlu
38:15
16
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ ٦١
Ve kâlû rabbenâ accil lenâ kıttanâ kable yevmil hisâb(hisâbi).
Onlar (azaplarının âhirete tehirini duyunca, dalga geçmek için): “Ey Rabbimiz! (Azaptan) nasibimizi bize hesap gününden önce acele ver!” dediler.— M.Ustaosmanoğlu
38:16
17
اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّـهُٓ اَوَّابٌ ٧١
Isbır alâ mâ yekûlûne vezkur abdenâ dâvûde zel eyd(eydi), innehû evvâb(evvâbun).
(Habîbim! Kâfirlerin) söylemekte oldukları (üzücü) şeylere sabret ve Bizim (dinde) kuvvet sahi bi Dâvûd kulumuzu yâd et! Şüphesiz ki o, (Bizim taa tımıza ve rızamızı kazanmaya) son derece yönelici biriydi.— M.Ustaosmanoğlu
38:17
18
اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ ٨١
İnnâ sahharnel cibâle meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(işrâkı).
Muhakkak Biz, onunla birlikte dağları emre âmâde kılmıştık da, gündüzün sonunda ve (güneşin parladığı) işrak vakti (lisân-ı halleriyle ve kudretten yaratılmış dilleriyle Bizi takdîs, tenzîh ve) tesbîh edi yorlardı.— M.Ustaosmanoğlu
38:18
19
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ ٩١
Vet tayre mahşûreh(mahşûreten), kullun lehû evvâb(evvâbun).
(Her bir cihetten kendisine doğru) toplanan kuşları da (onun emrine verdik)! Hepsi de onun(la birlikte tesbîh etmek) için çokça dönücü idi!— M.Ustaosmanoğlu
38:19
20
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ ٠٢
Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhul hikmete ve faslel hıtâb(hıtâbi).
Biz (kendisine verdiğimiz heybet ve nusretle) onun mülkünü güçlendirdik, ayrıca ona hikmet (nübüvvet, üstün ilim, güzel amel ve Zebûr kitabı) ile (hakkı bâtıldan) ayırıcı (kararları net bir şekilde ifade eden) bir hitâbet verdik.— M.Ustaosmanoğlu
38:20
21
وَهَلْ اَتٰيكَ نَـبَؤُا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ ١٢
Ve hel etâke nebeul hasm(hasmi), iz tesevverûl mihrâb(mihrâbe).
(Habîbim!) O hasımların önemli haberi sana geldi değil mi? Hani onlar (nöbetçilerden geçit bula mayınca) o (Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın mescidinin) mihrap duvarına tırmanmışlardı.— M.Ustaosmanoğlu
38:21
22
اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ ٢٢
İz dehalû alâ dâvûde fe fezia minhum kâlû lâ tehaf, hasmâni begâ ba’dunâ alâ ba’dın fahkum beynenâ bil hakkı ve lâ tuştıt vehdinâ ilâ sevâis sırât(sırâtı).
Vaktâ ki onlar Dâvûd’un yanına girmişler de, o (kimsenin yanına giremeyeceği bir günde ve bazı yardımlar almadan çıkılamayacak kadar yüksek olan makamına) onlar(ın girip âniden karşısına çıkmaların) dan sebep telâşa kapılmıştı. Dediler ki: “Korkma! (Biz) iki hasım(ız) ki; birimiz diğerine karşı haksız lıkta bulunmuştur. Artık sen aramızda hak (ve adâlet) ile hüküm ver de haddi aşma ve bizi yolun doğrusuna ulaştır!— M.Ustaosmanoğlu
38:22
23
اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ ٣٢
İnne hâzâ ahî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten ve liye na’cetun vâhidetun fe kâle ekfilnîhâ ve azzenî fîl hıtâb(hıtâbi).
(Sonra biri söz alarak dedi ki:) Gerçekten de işte şu benim (din) kardeşim; onun doksan dokuz dişi koyunu vardır, benim içinse (sadece) bir tek dişi koyun bulunmaktadır. Yine de o (benim koyunu ma göz dikerek): ‘Beni ona (da) kefil yap (da, elimin altındakileri sahiplendiğim gibi ona da mâlik olayım)!’ demiştir ve (merâmını benden daha iyi anlatabildiği için) karşılıklı konuşmada bana gâlip gelmiştir!”— M.Ustaosmanoğlu
38:23
24
Secde
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَا‌كِعاً وَاَنَابَ ۩ ٤٢
Kâle lekad zalemeke bi suâli na’cetike ilâ niâcih(niâcihî), ve inne kesîren minel huletâi le yebgî ba’duhum alâ ba’dın illellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve kalîlun mâ hum, ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festagfere rabbehu ve harre râkian ve enâb(enâbe). (SECDE ÂYETİ)
(Bunun üzerine Dâvûd (Aleyhisselâm):) “Yemin olsun; muhakkak o, senin koyununu kendi koyunla rına katma isteğiyle elbette sana haksızlık etmiştir. Zaten şüphesiz ki (mallarını birbirine) katıp karıştı ran (ortak)lardan birçoğu, elbette onların bazısı di ğer bir kısma karşı haksızlık eder. Ancak o kimseler müstesnâ ki, iman etmiştirler ve salih ameller işle miştirler! (Çünkü onlar zulüm ve saldırıdan son derece kaçınırlar.) Onlar ise ne kadar da azdır!” dedi. Derken Dâvûd Bizim onu gerçekten imtihan (edenin muâmelesine tâbi) ettiğimizi yakînen bildi ve (zellesinden dolayı) hemen Rabbinden mağfiret talebinde bulundu. Böylece o, rükû` edici olarak (başlattığı tevbesini) yere kapan(ıp secde yaparak tamamla)dı ve (böylece Allâh-u Te`âlâ’ya hakkıyla) yöneldi!— M.Ustaosmanoğlu
38:24
25
فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ ٥٢
Fe gafernâ lehu zâlik(zâlike), ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
İşte biz de hemen kendisi için bu (suçu)nu bağışladık. Gerçekten onun için Bizim katımızda elbette (mağfiretten öte) tam bir (manevî) ya kınlık ve (cennet gibi) çok güzel bir dönüş yeri vardır.— M.Ustaosmanoğlu
38:25
26
يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟ ٦٢
Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâh(sebîlillâhi), innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
(Nitekim bu yakınlığın bir ifadesi olarak kendisi ne şöyle vahyettik:) “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yer(yüzün)de (yönetimi üstlenmiş) bir halife tayin ettik/(senden önce geçmiş peygamberlerin yerine ge çen) bir halife kıldık/! Artık insanlar arasında hak (ve adâlet) ile hüküm ver de (nefse âit) kötü arzuya uyma, sonra o seni Allâh’ın yolundan saptırır. O kim seler ki Allâh’ın yolundan sapmaktadırlar; hesap gününü unutmaları sebebiyle gerçekten onlar için pek şiddetli büyük bir azap vardır.” Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın zellesi hakkında değişik rivayetler varsa da, kıssanın aslı şöyledir: Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın şerî’atinde bir insanın, diğerine: “Hanımını boşa da ben alayım!” demesi câizdi, hatta ümmeti arasında âdet hâlini almış bir durumdu ki, böyle bir teklifin iki taraf için de şahsiyeti zedelemesi söz konusu değildi. Nitekim hicretten sonra, ensâr arasında da iki eşi olanlardan bazısı, bir eşini boşayıp muhâcirlerden kardeş edindiği kişiyle evlendirmiştir ki bu hiç yadırganmamış, bilakis sahâbe nin üstün bir ahlâkı olarak tarihe geçmiştir. İşte Dâvûd (Aleyhisselâm)`da ümmetinden Üvriyâ adlı kişiye böyle bir teklif yapmış, o da utancından bu teklifi geri çeviremeyip hanımını boşamış, Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın bu evliliğinden de Süleymân (Aleyhisselâm) dünyaya gelmiştir. Görüldüğü üzere; bu kıssada hiçbir günah söz konusu olmayıp, ancak Dâvûd (Aleyhisselâm) gibi yüksek mertebe sahibi bir peygamber hakkında yakışıkalmayan bir durum mevzuu bahistir. Bu yüzden davalı insan suretinde iki melek gönderilip, ümmetinden herhangi bir ferdin yapabileceği her şeyin ona yakışmayabileceği, özellikle de birçok hanımı varken, bu teklifi sadece bir hanımı olan kişiye yapmış olmasının, makamına nispetle onun hakkında bir zelle sayılacağı kararı kendisine verdirtilmiştir. Ama bazı kıssacıların anlattığı şekilde: “Hanımı kendisine kalsın diye o kişiyi ölmesi için harplerde defaatle en ön safa yerleştirdi!” gibi, sıradan bir Müslümana dahi yakıştırılamayacak bir suçu, kitap sahibi bir peygambere isnat etmek, büyük bir iftira olur. Bu yüzden Ali (Radıyallâhu anh): “Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın hâdisesini kıssacıların anlattığı şekliyle anlatana yüz altmış sopa vururum! Çünkü peygamberlere iftiranın cezası iki kattır.” demiştir. Ancak peygamberleri tenzîh adına: “Burada hiçbir zelle söz konusu değildir!” demek veya bu zelleyi, âyet-i kerîmede açıklanan misalle hiç bağdaşmayan farklı rivayetlerle izaha kalkışmak, Âlûsî (Rahimehullâh)ın da beyanı vechile; hiçbir insaflı kişinin kabule yanaşmayacağı bir durumdur. Zaten onun istiğfarından ve Mevlâ’nın affından bahsedilmesi, burada bir zelle vukûunun kabulünü kaçınılmaz hâle getirmiştir. Tabiî nübüvvet makamını ihlâl edecek rivayetler kabul edilemeyeceğinden, doğru olan tek görüş; “Onun, kendi yüce makamına göre evlâ olan bir şeyi terk ettiği için istiğfar ettiği” hususudur ki bu da, peygamberlerin ismetine halel getirmez (ve günahsızlık vasfını zedelemez)! (Ebussuûd, Beyzâvî, Şihâb, Nesefî, Hâzin, Rûhu’l-beyân, Âlûsî)— M.Ustaosmanoğlu
38:26
27
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاًۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ ٧٢
Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtıla(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri).
Biz gökle yeri ve ikisi arasındakileri (gayesiz ve maksatsız bir şekilde) bâtıl olarak yaratmadık! İşte (dirilmeyi ve hesaba çekilmeyi inkâr ederek) bu(nca yara tığın boşuna halk edildiğini ve herkesin yaptığının, yanına kâr kalacağını kabullenmek), o kâfir olmuş kimselerin düşüncesidir. Artık o inkâr etmiş kimseler için o (cehen nem) ateş(ine gireceklerin) den dolayı büyük bir helâk vardır.— M.Ustaosmanoğlu
38:27
28
اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ ٨٢
Em nec’alullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kel mufsidîne fîl ardı em nec’alul muttekîne kel fuccâr(fuccâri).
Yoksa Biz o iman etmiş olanları ve sâlih ameller işlemiş bulunanları, yer(yüzün)de bozgunculuk yapan (kâfir) kişiler gibi (dünya ve âhirette aynı imkânlara sahip) kılarmıyız? Ya da Biz takvâ sahiplerini(n hayat ve ölümlerini), fâcir (ve fâsık kişi) ler gibi yaparmıyız? İbni Abbas (Radıyallâhu anhümâ)ya göre bu âyet, bütün Müslümanlar ve kâfirler hakkında umûmî ise de, diğer bir rivayette: “Âhirette bize, size verilmeyecek şeyler verilecektir.” diyen bir takım müşrikler hakkında, özellikle de Bedir günü harp öncesi vuruşmak için karşılaşan Ali, Hamza ve Ubeyde (Radıyallâhu anhüm) ile Utbe, Velîd ve Şeybe (Le’anehümullâh) hakkında nâzil olmuştur.— M.Ustaosmanoğlu
38:28
29
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ٩٢
Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârekun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ûlul elbâb(elbâbi).
(Kur’ân-ı Kerîm, dîni ve dünyevî birçok menfaat ve bereketlerle dolu) pek mübârek yüce bir kitaptır ki, o (insa)nlar onun âyetlerini iyice düşünsünler ve (nefsânî arzuların karışıklıklarından arınmış) hâlis akıllara sahip olanlar hakkıyla öğütlen(ip, gereğince amel et)sin diye onu sana indirdik!— M.Ustaosmanoğlu
38:29
30
وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ ٠٣
Ve vehebnâ li dâvûde suleymân(suleymâne), ni’mel abd(abdu), innehû evvâb(evvâbun).
Dâvûd’a da Süleymân’ı Biz bağışladık. (O) ne güzel bir kuldu! Çünkü gerçekten o (en ufak bir zelle işle diğinde pişman olarak Rabbine) çokça tevbe edici idi.— M.Ustaosmanoğlu
38:30
Yükleniyor...
Sad
—. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle