Sure, Rum adını, içinde "ğulibet'ir-Rum" ifadesi geçen ikinci ayetten alır.İranlılarla yapılan savaşta yenilmiş olan Rumların (Bizanslıların) tekrar galip gelecekleri anlatıldığından, sûreye bu isim verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı, surenin başlangıcında değinilen tarihsel olaylar gözönünde bulundurularak tespit edilebilir. Surede "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler" denilmektedir. O günlerde Arabistan'a yakın Bizans yönetimindeki ülkeler Ürdün, Suriye ve Filistin'di ve bu ülkelerde MS. 615'de Bizanslılar İranlılar'a yenilmişlerdi. O halde büyük bir kesinlikle bu surenin o yıl nazil olduğu söylenebilir ki, bu Habeşistan'a hicret edildiği yıldı.
Tarihsel Arka-Plan: Bu surenin ilk ayetlerinde verilen gaybi bilgiler, Kur'an'ın Allah kelamı ve Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın Rasûlü olduğunun apaçık delilleridir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan:
Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak ortaya çıkışından sekiz yıl önce Phokas, Bizans İmparator'u Maurice'i tahtından indirip onun yerine kendisini İmparator ilan etti. Phokas, ilk önce İmparatorun beş oğlunu onun gözleri önünde öldürttü, daha sonra İmparatoru da öldürttü ve başlarını Konstantinopol (İstanbul) caddelerinde dolaştırdı. Bundan birkaç gün sonra da İmparatoriçe ve üç kızını öldürttü.
Bu olay, İran'ın Sasani Kralı Hüsrev Perviz'e, Bizans'a saldırması için iyi bir fırsat vermiş oldu. Çünkü İmparator Maurice, Hüsrev'in dostuydu, Hüsrev onun yardım ve desteğiyle tahta geçmişti. Bu nedenle Kral Hüsrev, tahtı gaspeden Phokas'tan manevî babasının ve onun çocuklarının intikamını alacağını ilan etti. Bunun üzerine MS. 603'de Bizans'a karşı savaş açtı. Ve birkaç yıl içinde Phokas'ın ordularını peşpeşe yenilgiye uğratarak bir taraftan Anadolu'da Edessa'ya (bugünkü Urfa) , diğer taraftan Suriye'de Halep ve Antakya'ya kadar ilerledi. Bizanslı yöneticiler Phokas'ın ülkeyi kurtaramayacağını görünce, Afrika valisinden yardım istediler. O da oğlu Herakliyus'u kuvvetli bir ordu ile Konstantinopol'a gönderdi. Phokas hemen tahttan indirildi ve Herakliyus imparator ilan edildi. Herakliyus, Phokas'a aynen onun eski İmparator Maurice'e davrandığı gibi davrandı. Bu olay, Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberliğin geldiği MS. 610 yılında vuku buldu.
Hüsrev Perviz'in savaş açma sebebi, Phokas tahttan indirilip öldürüldükten sonra artık geçerli değildi. Eğer bu savaşın asıl sebebi dostunu öldürdüğü için Phokas'tan intikam almak olsaydı, Hüsrev, Phokas'ın ölümünden sonra yeni İmparatorla anlaşma yapardı. Fakat o savaşa devam etti ve savaşa Mecusilik (ateşperestlik) ve Hıristiyanlık arasındaki bir anlaşmazlık niteliği kazandırdı. Yıllardan beri resmi kilise yetkilileri tarafından afaroz edilen ve zulmedilen (Nasturî ve Yakubî gibi) Hıristiyan mezhepleri de Mecusileri desteklediler. Yahudiler de onlarla birlik oldu. Hatta Hüsrev'in ordusundaki Yahudilerin sayısı 26.000'e ulaşıyordu.
Herakliyus bu güçlü saldırıyı durduramadı. Tahta geçtikten sonra doğudan aldığı ilk haber, Antakya'nın İranlılar tarafından işgal edildiği oldu. Bundan sonra MS. 613'de Şam düştü. MS. 614'de Kudüs'e giren İranlılar Hıristiyan dünyasını da yerle bir ettiler. Doksanbin Hıristiyan öldürülmüş ve Mescid-i Aksa tahrip edilmişti. Hıristiyan inancına göre Hz. İsa'nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü kutsal haç yerinden sökülmüş ve Medyen'e taşınmıştı. Baş rahip Zekeriya esir alınmış, şehrin bütün önemli kiliseleri yerle bir edilmişti. Hüsrev Perviz'in bu zafer nedeniyle nasıl böbürlendiği, Kudüs'ten Herakliyus'a yazdığı bir mektuptan anlaşılabilir: "Bütün tanrıların en büyüğü ve tüm dünyanın hakimi Hüsrev'den onun zavallı ve aptal kuluna: "Sen rabbine güvenip, dayandığını söylüyorsun. O halde rabbin neden Kudüs'ü benden kurtarmadı?"
Bu başarıdan sonra bir yıl içinde İran orduları, Ürdün, Filistin ve tüm Sina Yarımadası'nı geçip Mısır sınırlarına ulaştılar. O günlerde Mekke'de daha büyük tarihî sonuçlara yol açacak başka bir çatışma devam ediyordu.
Bir tek Allah'a inananlar, Hz. Muhammed'in (a.s) önderliğinde, Kureyş'in ileri gelenlerinin yönetimindeki müşriklere karşı varolma savaşı veriyorlardı. MS. 615 yılında bu savaş öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, müslümanlardan oldukça büyük bir grup, yurtlarını terkedip o günlerde Bizans'ın müttefiki olan Hıristiyan Habeş Krallığına sığınmak zorunda kalmıştı. O günlerde Sasanilerin Bizanslılara karşı zafer kazanması, Mekke'de çok konuşulan bir konu idi. Müşrikler bu olaya çok seviniyor ve müminlerle şöyle alay ediyorlardı: "Bakın, İran'ın ateşperestleri zafer kazanıyor ve vahye, peygamberliğe inanan Hıristiyanların kökü kurutuluyor. Aynı şekilde biz de Arabistan putperestleri olarak sizi ve dininizi kökten yok edeceğiz."
Bu sure nazil olduğunda şartlar böyleydi ve surede şöyle bir gaybî haber veriliyordu: "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler, fakat bu yenilgiden kısa bir süre sonra zafere ulaşacaklardır. İşte o gün müminler Allah'ın lütfettiği zafere sevineceklerdir." Burada bir değil iki gaybî haber verilmektedir. Birincisi Rumlar zafer kazanacaklar, ikincisi aynı zamanda müslümanlar da bir zafer kazanacaklardır. Görünür şartlar dahilinde bu iki müjdenin de gerçekleşmesi imkansız gibiydi. Bir taraftan Mekke'de ezilen, işkence gören bir avuç müslüman vardı ve bu müjdeden sonra sekiz yıl boyunca bile müminlerin zafer kazanma şansları yokmuş gibi görünüyordu. Diğer taraftan Rumlar her geçen gün toprak kaybediyorlardı. MS. 619'da Mısır'ın tamamı Sasanilerin eline geçmiş ve Mecusi orduları Trablusgarb'a kadar ulaşmışlardı. Anadolu'da Rumları Boğaziçi'ne dek sürmüşler ve MS. 617'de Konstantinopol'un tam karşısındaki bölgeyi (bugünkü Kadıköy) ele geçirmişlerdi. İmparator bunun üzerine Hüsrev'e bütün şartları kabul etmek üzere bir barış yapmaya hazır olduğunu bildiren bir elçi gönderdi. Fakat Hüsrev şu cevabı verdi: "İmparator, zincirlenmiş halde önüme getirilmedikçe ve çarmıha gerilmiş tanrısından vazgeçip ateş tanrısına tapmadıkça ona eman vermeyeceğim." Bu yenilgiden çok üzüntü duyan imparator en sonunda Konstantinopol'den Kartaca'ya (bugünkü Tunus) gitmeye karar verdi. Kısacası, İngiliz tarihçi Gibbon'un da dediği gibi, Kur'an'ın bu müjdeyi vermesinden sekiz yıl sonra bile hiç kimse, Bizans imparatorluğu'nun tekrar İran'ı yenilgiye uğratacağını hayal bile edemezdi. Hatta değil İran'ı yenmek, hiç kimse bu şartlar altında İmparatorluğun hayatını idame ettirebileceğine ihtimal vermiyordu.
Bu ayetler nazil olduğunda, Mekkeli müşrikler bunlarla çok alay ettiler ve Ubeyy bin Halef, Hz. Ebu Bekir'le (r.a) Romalılar üç sene içinde zafer kazanması şartıyla on deve üzerinde bahse tutuştu.
Hz. Peygamber (s.a) bu bahsi duyunca şöyle dedi: "Kur'an, Bid'i Sinin- ifadesini kullanıyor. Arapça "Bid" kelimesi, ona kadar olan sayıları kapsar. O halde bahsi on seneye, develerin miktarını da yüze çıkarın." Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a) , Ubeyy'le tekrar konuştu ve bahis on yıl ve yüz deve üzerinden yapıldı.
MS. 622'de Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye Hicret ettiğinde, İmparator Herakliyus gizlice Konstantinopol'dan ayrılıp Trabzon'a, oradan da Karadeniz'e gitti ve İran'a arkadan saldırma hazırlıklarına girişti. Bunun için Kilise'den para yardımı istedi. Papa Sergius ona Hıristiyanlığı, Ateşperestliğe karşı koruması için Kilise hazinesinden faizle borç para verdi. Heraklius karşı saldırısına M.S 623'de başladı. Ertesi yıl MS. 624'de Azerbeycan'a girdi ve Zerdüşt'ün doğum yeri olan Cloromia'yı yerle bir edip İran'ın en önemli ateş tapınağını yıktı. Allah'ın kudreti ne kadar da büyük! Aynı yıl müslümanlar da Bedir'de müşriklere karşı ilk defa zafer kazandılar. Böylece Rum Suresi'nde verilen iki gaybî haber de on yıl içinde gerçekleşmiş oldu.
Bizans kuvvetleri İranlıları püskürtmeye devam ettiler ve Ninova'daki çarpışmada (MS. 627) onlara en büyük darbeyi vurdular. "Dastagerd"i ele geçirip, o günlerde İran'ın başkenti olan "Ctesiphon" taraflarına kadar ulaştı. MS. 628'de bir iç ihtilâlde Hüsrev Perviz hapsedildi, on sekiz oğlu gözleri önünde öldürüldü ve birkaç gün sonra da kendisi hapishanede öldü. Bu, Kur'an'ın "büyük zafer" diye ifade ettiği Hudeybiye Anlaşmasının imzalandığı yıldı. Aynı yıl Hüsrev'in oğlu II. Kubâd, işgal edilen Rum topraklarından çekildi. Hakiki çarmıh'ı (Hıristiyanlara göre Hz. İsa'nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü çarmıh) restore edip monte etmek üzere Kudüs'e gitti ve aynı yıl Hz. Muhammed (s.a) , Hicret'ten sonra ilk defa "Umret'ül-kaza" yapmak için, Mekke'ye girdi.
Bundan sonra artık Kur'an'ın önceden bildirdiği gaybî haberlerden kimse şüphe edemezdi. Bu olay birçok Arap putperestin İslâm'ı kabul etmesine neden oldu. Ubeyy bin Halef'in varisleri bahsi kaybetmişlerdi ve Hz. Ebu Bekir'e yüz deve vermek zorundaydılar. Hz. Ebu Bekir, bahisten kazandığı develeri Hz. Peygamber'e getirdi. Hz. Peygamber (s.a) , bahsin henüz kumar ve şans oyunlarının yasaklanmadığı bir dönemde yapıldığını, fakat şimdi bunlar yasaklandığı için develerin sadaka olarak verilmesi gerektiğini söyledi. Bu nedenle cedelci kafirlerle girilmiş olan bahisten elde edilen malın alınması kabul edilmiştir, fakat elde edilenin kişisel harcamalarda kullanılmayıp sadaka olarak harcanması konusunda da talimat verilmiştir.
Ana Fikir ve Konular:
Sure, Rumların yenilgiye uğradıklarını ve dünyadaki bütün insanların imparatorluğun yıkılacağını düşündüklerini, fakat birkaç yıl içinde durumun tersine dönüp yenilenlerin zafer kazanacaklarını bildiren bir bölümle başlamaktadır.
Bu giriş, insanların sadece görünürde ve yüzeyde olanları görmeye yakın oldukları gibi büyük bir gerçeği vurgulamaktadır. İnsan görünenin ve yüzeyin ötesindekilerden haberdar değildir. Hayatın önemsiz meselelerinde, bu sadece yüzeyde olanı görme alışkanlığı, insanı yanlış anlama ve hesaplamalara yöneltebilir. Ve insan "yarın ne olacağı" konusunda bilgisinin eksikliği nedeniyle yanlış tahminler yapmaya yatkınsa, bütün hayatını, sadece görünürde varolanları gözönünde bulundurarak yönlendirdiğinde hatasının ne kadar büyük olacağını tahmin etmek zor değil.
Daha sonra, Bizansla İran arasındaki savaşın ardından konunun yönü ahiret inancına çevrilmiştir. Yirmiyedinci ayete dek insana, çeşitli şekillerde ahiretin zaruri ve makul olduğu kadar mümkün de olduğu anlatılmaktadır. İnsanın hayat düzenini, dengeli ve istikrarlı bir şekilde devam ettirebilmesi için bugünkü hayatını ahiret inancına göre düzenleyip planlaması gerekmektedir. Aksi takdirde sadece görünürde ve yüzeyde varolan şeylere dayananların düştüğü hataya o da düşecektir.
Bu bağlamda, ahiret inancını ispatlamak için delil olarak sunulan kainattan ayetler, aynı zamanda tevhid inancını da desteklemektedir. O halde, 28. ayetten itibaren tevhidin tasdiki ve şirkin reddi konu alınmakta ve insan için en fıtrî hayat tarzının sadece bir tek Allah'a ibadet olduğu vurgulanmaktadır. Şirk insanın fıtratına olduğu kadar, kainatın doğasına da aykırıdır. Bu nedenle insan ne zaman bu sapıklığı seçtiyse, fesat ve fitne ortaya çıkmıştır. Yine burada iki büyük güç arasındaki savaşın neden olduğu karışıklığa dikkat çekilmekte ve bu karışıklığın da, şirkin bir sonucu olduğu, insanlık tarihinde fitne ve karışıklık çıkaranların hepsinin de müşrikler olduğu söylenmektedir.
Sonuç olarak, insanlara, ölmüş olan toprak Allah'ın indirdiği yağmur suyuyla nasıl birdenbire canlanıp bitkilerle kaplanıyor ve yeşeriyor ise, ölü insanların da aynı şekilde tekrar dirilip canlanacaklarını anlatan bir misal gösterilmektedir. Allah rahmetini (yağmur) vahiy ve risalet şeklinde gönderir, bu da insanlara yepyeni bir hayat verir ve onların gelişip serpilmelerini sağlar. O halde: "Eğer siz bu fırsatı değerlendirirseniz Arabistan'ın verimsiz çölleri Allah'ın rahmetiyle verimli hale gelecek ve bütün avantajlar sizin lehinize olacaktır. Aksine bu fırsatı değerlendiremezseniz sadece kendinize zarar vermiş olacaksınız. O zaman pişmanlığın hiçbir faydası olmayacak ve size değerlendirmeniz için fırsat verilmeyecektir."
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
30
Romalılar · Mekke
الروم
60
Sure Adı Açıklaması
Sure, Rum adını, içinde "ğulibet'ir-Rum" ifadesi geçen ikinci ayetten alır.İranlılarla yapılan savaşta yenilmiş olan Rumların (Bizanslıların) tekrar galip gelecekleri anlatıldığından, sûreye bu isim verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı, surenin başlangıcında değinilen tarihsel olaylar gözönünde bulundurularak tespit edilebilir. Surede "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler" denilmektedir. O günlerde Arabistan'a yakın Bizans yönetimindeki ülkeler Ürdün, Suriye ve Filistin'di ve bu ülkelerde MS. 615'de Bizanslılar İranlılar'a yenilmişlerdi. O halde büyük bir kesinlikle bu surenin o yıl nazil olduğu söylenebilir ki, bu Habeşistan'a hicret edildiği yıldı.
Tarihsel Arka-Plan: Bu surenin ilk ayetlerinde verilen gaybi bilgiler, Kur'an'ın Allah kelamı ve Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın Rasûlü olduğunun apaçık delilleridir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan:
Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak ortaya çıkışından sekiz yıl önce Phokas, Bizans İmparator'u Maurice'i tahtından indirip onun yerine kendisini İmparator ilan etti. Phokas, ilk önce İmparatorun beş oğlunu onun gözleri önünde öldürttü, daha sonra İmparatoru da öldürttü ve başlarını Konstantinopol (İstanbul) caddelerinde dolaştırdı. Bundan birkaç gün sonra da İmparatoriçe ve üç kızını öldürttü.
Bu olay, İran'ın Sasani Kralı Hüsrev Perviz'e, Bizans'a saldırması için iyi bir fırsat vermiş oldu. Çünkü İmparator Maurice, Hüsrev'in dostuydu, Hüsrev onun yardım ve desteğiyle tahta geçmişti. Bu nedenle Kral Hüsrev, tahtı gaspeden Phokas'tan manevî babasının ve onun çocuklarının intikamını alacağını ilan etti. Bunun üzerine MS. 603'de Bizans'a karşı savaş açtı. Ve birkaç yıl içinde Phokas'ın ordularını peşpeşe yenilgiye uğratarak bir taraftan Anadolu'da Edessa'ya (bugünkü Urfa) , diğer taraftan Suriye'de Halep ve Antakya'ya kadar ilerledi. Bizanslı yöneticiler Phokas'ın ülkeyi kurtaramayacağını görünce, Afrika valisinden yardım istediler. O da oğlu Herakliyus'u kuvvetli bir ordu ile Konstantinopol'a gönderdi. Phokas hemen tahttan indirildi ve Herakliyus imparator ilan edildi. Herakliyus, Phokas'a aynen onun eski İmparator Maurice'e davrandığı gibi davrandı. Bu olay, Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberliğin geldiği MS. 610 yılında vuku buldu.
Hüsrev Perviz'in savaş açma sebebi, Phokas tahttan indirilip öldürüldükten sonra artık geçerli değildi. Eğer bu savaşın asıl sebebi dostunu öldürdüğü için Phokas'tan intikam almak olsaydı, Hüsrev, Phokas'ın ölümünden sonra yeni İmparatorla anlaşma yapardı. Fakat o savaşa devam etti ve savaşa Mecusilik (ateşperestlik) ve Hıristiyanlık arasındaki bir anlaşmazlık niteliği kazandırdı. Yıllardan beri resmi kilise yetkilileri tarafından afaroz edilen ve zulmedilen (Nasturî ve Yakubî gibi) Hıristiyan mezhepleri de Mecusileri desteklediler. Yahudiler de onlarla birlik oldu. Hatta Hüsrev'in ordusundaki Yahudilerin sayısı 26.000'e ulaşıyordu.
Herakliyus bu güçlü saldırıyı durduramadı. Tahta geçtikten sonra doğudan aldığı ilk haber, Antakya'nın İranlılar tarafından işgal edildiği oldu. Bundan sonra MS. 613'de Şam düştü. MS. 614'de Kudüs'e giren İranlılar Hıristiyan dünyasını da yerle bir ettiler. Doksanbin Hıristiyan öldürülmüş ve Mescid-i Aksa tahrip edilmişti. Hıristiyan inancına göre Hz. İsa'nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü kutsal haç yerinden sökülmüş ve Medyen'e taşınmıştı. Baş rahip Zekeriya esir alınmış, şehrin bütün önemli kiliseleri yerle bir edilmişti. Hüsrev Perviz'in bu zafer nedeniyle nasıl böbürlendiği, Kudüs'ten Herakliyus'a yazdığı bir mektuptan anlaşılabilir: "Bütün tanrıların en büyüğü ve tüm dünyanın hakimi Hüsrev'den onun zavallı ve aptal kuluna: "Sen rabbine güvenip, dayandığını söylüyorsun. O halde rabbin neden Kudüs'ü benden kurtarmadı?"
Bu başarıdan sonra bir yıl içinde İran orduları, Ürdün, Filistin ve tüm Sina Yarımadası'nı geçip Mısır sınırlarına ulaştılar. O günlerde Mekke'de daha büyük tarihî sonuçlara yol açacak başka bir çatışma devam ediyordu.
Bir tek Allah'a inananlar, Hz. Muhammed'in (a.s) önderliğinde, Kureyş'in ileri gelenlerinin yönetimindeki müşriklere karşı varolma savaşı veriyorlardı. MS. 615 yılında bu savaş öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, müslümanlardan oldukça büyük bir grup, yurtlarını terkedip o günlerde Bizans'ın müttefiki olan Hıristiyan Habeş Krallığına sığınmak zorunda kalmıştı. O günlerde Sasanilerin Bizanslılara karşı zafer kazanması, Mekke'de çok konuşulan bir konu idi. Müşrikler bu olaya çok seviniyor ve müminlerle şöyle alay ediyorlardı: "Bakın, İran'ın ateşperestleri zafer kazanıyor ve vahye, peygamberliğe inanan Hıristiyanların kökü kurutuluyor. Aynı şekilde biz de Arabistan putperestleri olarak sizi ve dininizi kökten yok edeceğiz."
Bu sure nazil olduğunda şartlar böyleydi ve surede şöyle bir gaybî haber veriliyordu: "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler, fakat bu yenilgiden kısa bir süre sonra zafere ulaşacaklardır. İşte o gün müminler Allah'ın lütfettiği zafere sevineceklerdir." Burada bir değil iki gaybî haber verilmektedir. Birincisi Rumlar zafer kazanacaklar, ikincisi aynı zamanda müslümanlar da bir zafer kazanacaklardır. Görünür şartlar dahilinde bu iki müjdenin de gerçekleşmesi imkansız gibiydi. Bir taraftan Mekke'de ezilen, işkence gören bir avuç müslüman vardı ve bu müjdeden sonra sekiz yıl boyunca bile müminlerin zafer kazanma şansları yokmuş gibi görünüyordu. Diğer taraftan Rumlar her geçen gün toprak kaybediyorlardı. MS. 619'da Mısır'ın tamamı Sasanilerin eline geçmiş ve Mecusi orduları Trablusgarb'a kadar ulaşmışlardı. Anadolu'da Rumları Boğaziçi'ne dek sürmüşler ve MS. 617'de Konstantinopol'un tam karşısındaki bölgeyi (bugünkü Kadıköy) ele geçirmişlerdi. İmparator bunun üzerine Hüsrev'e bütün şartları kabul etmek üzere bir barış yapmaya hazır olduğunu bildiren bir elçi gönderdi. Fakat Hüsrev şu cevabı verdi: "İmparator, zincirlenmiş halde önüme getirilmedikçe ve çarmıha gerilmiş tanrısından vazgeçip ateş tanrısına tapmadıkça ona eman vermeyeceğim." Bu yenilgiden çok üzüntü duyan imparator en sonunda Konstantinopol'den Kartaca'ya (bugünkü Tunus) gitmeye karar verdi. Kısacası, İngiliz tarihçi Gibbon'un da dediği gibi, Kur'an'ın bu müjdeyi vermesinden sekiz yıl sonra bile hiç kimse, Bizans imparatorluğu'nun tekrar İran'ı yenilgiye uğratacağını hayal bile edemezdi. Hatta değil İran'ı yenmek, hiç kimse bu şartlar altında İmparatorluğun hayatını idame ettirebileceğine ihtimal vermiyordu.
Bu ayetler nazil olduğunda, Mekkeli müşrikler bunlarla çok alay ettiler ve Ubeyy bin Halef, Hz. Ebu Bekir'le (r.a) Romalılar üç sene içinde zafer kazanması şartıyla on deve üzerinde bahse tutuştu.
Hz. Peygamber (s.a) bu bahsi duyunca şöyle dedi: "Kur'an, Bid'i Sinin- ifadesini kullanıyor. Arapça "Bid" kelimesi, ona kadar olan sayıları kapsar. O halde bahsi on seneye, develerin miktarını da yüze çıkarın." Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a) , Ubeyy'le tekrar konuştu ve bahis on yıl ve yüz deve üzerinden yapıldı.
MS. 622'de Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye Hicret ettiğinde, İmparator Herakliyus gizlice Konstantinopol'dan ayrılıp Trabzon'a, oradan da Karadeniz'e gitti ve İran'a arkadan saldırma hazırlıklarına girişti. Bunun için Kilise'den para yardımı istedi. Papa Sergius ona Hıristiyanlığı, Ateşperestliğe karşı koruması için Kilise hazinesinden faizle borç para verdi. Heraklius karşı saldırısına M.S 623'de başladı. Ertesi yıl MS. 624'de Azerbeycan'a girdi ve Zerdüşt'ün doğum yeri olan Cloromia'yı yerle bir edip İran'ın en önemli ateş tapınağını yıktı. Allah'ın kudreti ne kadar da büyük! Aynı yıl müslümanlar da Bedir'de müşriklere karşı ilk defa zafer kazandılar. Böylece Rum Suresi'nde verilen iki gaybî haber de on yıl içinde gerçekleşmiş oldu.
Bizans kuvvetleri İranlıları püskürtmeye devam ettiler ve Ninova'daki çarpışmada (MS. 627) onlara en büyük darbeyi vurdular. "Dastagerd"i ele geçirip, o günlerde İran'ın başkenti olan "Ctesiphon" taraflarına kadar ulaştı. MS. 628'de bir iç ihtilâlde Hüsrev Perviz hapsedildi, on sekiz oğlu gözleri önünde öldürüldü ve birkaç gün sonra da kendisi hapishanede öldü. Bu, Kur'an'ın "büyük zafer" diye ifade ettiği Hudeybiye Anlaşmasının imzalandığı yıldı. Aynı yıl Hüsrev'in oğlu II. Kubâd, işgal edilen Rum topraklarından çekildi. Hakiki çarmıh'ı (Hıristiyanlara göre Hz. İsa'nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü çarmıh) restore edip monte etmek üzere Kudüs'e gitti ve aynı yıl Hz. Muhammed (s.a) , Hicret'ten sonra ilk defa "Umret'ül-kaza" yapmak için, Mekke'ye girdi.
Bundan sonra artık Kur'an'ın önceden bildirdiği gaybî haberlerden kimse şüphe edemezdi. Bu olay birçok Arap putperestin İslâm'ı kabul etmesine neden oldu. Ubeyy bin Halef'in varisleri bahsi kaybetmişlerdi ve Hz. Ebu Bekir'e yüz deve vermek zorundaydılar. Hz. Ebu Bekir, bahisten kazandığı develeri Hz. Peygamber'e getirdi. Hz. Peygamber (s.a) , bahsin henüz kumar ve şans oyunlarının yasaklanmadığı bir dönemde yapıldığını, fakat şimdi bunlar yasaklandığı için develerin sadaka olarak verilmesi gerektiğini söyledi. Bu nedenle cedelci kafirlerle girilmiş olan bahisten elde edilen malın alınması kabul edilmiştir, fakat elde edilenin kişisel harcamalarda kullanılmayıp sadaka olarak harcanması konusunda da talimat verilmiştir.
Ana Fikir ve Konular:
Sure, Rumların yenilgiye uğradıklarını ve dünyadaki bütün insanların imparatorluğun yıkılacağını düşündüklerini, fakat birkaç yıl içinde durumun tersine dönüp yenilenlerin zafer kazanacaklarını bildiren bir bölümle başlamaktadır.
Bu giriş, insanların sadece görünürde ve yüzeyde olanları görmeye yakın oldukları gibi büyük bir gerçeği vurgulamaktadır. İnsan görünenin ve yüzeyin ötesindekilerden haberdar değildir. Hayatın önemsiz meselelerinde, bu sadece yüzeyde olanı görme alışkanlığı, insanı yanlış anlama ve hesaplamalara yöneltebilir. Ve insan "yarın ne olacağı" konusunda bilgisinin eksikliği nedeniyle yanlış tahminler yapmaya yatkınsa, bütün hayatını, sadece görünürde varolanları gözönünde bulundurarak yönlendirdiğinde hatasının ne kadar büyük olacağını tahmin etmek zor değil.
Daha sonra, Bizansla İran arasındaki savaşın ardından konunun yönü ahiret inancına çevrilmiştir. Yirmiyedinci ayete dek insana, çeşitli şekillerde ahiretin zaruri ve makul olduğu kadar mümkün de olduğu anlatılmaktadır. İnsanın hayat düzenini, dengeli ve istikrarlı bir şekilde devam ettirebilmesi için bugünkü hayatını ahiret inancına göre düzenleyip planlaması gerekmektedir. Aksi takdirde sadece görünürde ve yüzeyde varolan şeylere dayananların düştüğü hataya o da düşecektir.
Bu bağlamda, ahiret inancını ispatlamak için delil olarak sunulan kainattan ayetler, aynı zamanda tevhid inancını da desteklemektedir. O halde, 28. ayetten itibaren tevhidin tasdiki ve şirkin reddi konu alınmakta ve insan için en fıtrî hayat tarzının sadece bir tek Allah'a ibadet olduğu vurgulanmaktadır. Şirk insanın fıtratına olduğu kadar, kainatın doğasına da aykırıdır. Bu nedenle insan ne zaman bu sapıklığı seçtiyse, fesat ve fitne ortaya çıkmıştır. Yine burada iki büyük güç arasındaki savaşın neden olduğu karışıklığa dikkat çekilmekte ve bu karışıklığın da, şirkin bir sonucu olduğu, insanlık tarihinde fitne ve karışıklık çıkaranların hepsinin de müşrikler olduğu söylenmektedir.
Sonuç olarak, insanlara, ölmüş olan toprak Allah'ın indirdiği yağmur suyuyla nasıl birdenbire canlanıp bitkilerle kaplanıyor ve yeşeriyor ise, ölü insanların da aynı şekilde tekrar dirilip canlanacaklarını anlatan bir misal gösterilmektedir. Allah rahmetini (yağmur) vahiy ve risalet şeklinde gönderir, bu da insanlara yepyeni bir hayat verir ve onların gelişip serpilmelerini sağlar. O halde: "Eğer siz bu fırsatı değerlendirirseniz Arabistan'ın verimsiz çölleri Allah'ın rahmetiyle verimli hale gelecek ve bütün avantajlar sizin lehinize olacaktır. Aksine bu fırsatı değerlendiremezseniz sadece kendinize zarar vermiş olacaksınız. O zaman pişmanlığın hiçbir faydası olmayacak ve size değerlendirmeniz için fırsat verilmeyecektir."
Fî ednel ardı ve hum min ba’di galebihim se yaglibûn(yaglibûne).
(Rum diyârına göre) o (Mekke) toprağ(ın) a en yakın yerde! Ama onlar mağlubiyetlerinin ardından yakında (Farslara) gâlip geleceklerdir!— M.Ustaosmanoğlu
Fî bıd’ı sinîn(sinîne), lillâhil emru min kablu ve min ba’d(ba’du), ve yevme izin yefrahul mu’minûn(mu’minûne).
(Üçle on arası) birkaç sene içerisinde! Bun(ların gâlip olmaların)dan önce de, bundan sonra da tüm işler (bütün kararlar ve yetkiler) ancak Allâh’a aittir! İşte o (Rumların Farsları yeneceği) gün müminler sevinecektir.— M.Ustaosmanoğlu
Bi nasrillâh(nasrillâhi), yansuru men yeşâ’(yeşâu), ve huvel azîzur rahîm(rahîmu).
Allâh’ın (kitapsızlara karşı Ehl-i kitaba) yardımıyla! O, dilediğine yardım eder(ek onu düşmanına gâlip kılar). (İstediğine yardım etme gücüne sahip olan) Azîz de, (âhiret rahmetini hak etmeyenleri, dilediğinde dünyadaki rahmetine mazhar kılacak) Rahîm de ancak O’dur. Ehl-i Kitap olan Bizanslılarla, ateşperest Farslar arasında yaşanan savaşlarda, müşrikler, kendileri gibi kitapsız olan Mecûsîlerin gâlip gelmesini, Müslümanlar ise Ehl-i Kitap olan Rumların yenmesini temenni ediyorlardı. Şam arazisinin Arap ve Acem toprağına en yakın bölgesi olan Busrâ yöresindeki karşılaşmalarında Rumlar yenilince, müşrikler: “Bizim gibi kitapsızlar, sizin gibi kitap ehlini yendiği gibi, biz de sizi yeneceğiz!” diyerek sevinçlerini açığa vurunca Müslümanlar üzüldüler. Bunun üzerine Allâh-u Te`âlâ bu âyetleri indirerek, mağlup olan Ehl-i Kitabın on seneye kalmadan gâlip olacağını haber verdi. O zaman iç ve dış savaşlarla çok zor duruma düşmüş ve hazinesi ta mamen boşalmış olan Bizansın bir daha toparlanıp savaş kazanması hiç düşünülecek bir şey değilken, bu gaybî haberin yedinci senesi bu mûcize gerçekleşerek Rumlar Farsları yenilgiye uğrattı.— M.Ustaosmanoğlu
Va’dallâh(va’dallâhi), lâ yuhlifullâhu va’dehu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
(Rumların gâlip geleceği ve müminlerin sevineceğiyle alâkalı haber) Allâh’ın vaadi olarak (yerini bulacaktır)! Allâh sözünü bozmaz velâkin insanların pek çoğu (O’na yakışan ve yakışmayan sıfatlardan haberdâr olmadıkları için bu gerçeği) bilmezler.Tefsirlerde rivâyet edildiğine göre; bu vaadi duyan Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu anh) Mekke kâfirlerine: “Kardeşlerinizin gâlibiyetiyle sevindiniz ama, çok sevinmeyin! Zira Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in bildirdiğine göre yakında Rumlar Fars toplumunu yenecektir!” dedi. Bunun üzerine müşriklerden Übeyy ibni Halef kalkarak: “Yalan söyledin! O zaman bir süre tayin et, seninle on devesine iddiaya girelim!” deyince, Hazret-i Sıddîk üç sene şartı koyarak bunu kabul etti. Sonra Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e durumu haber verince, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Âyet-i kerîmede geçen {Bıd’} kelimesi, üçle on arasında kullanılabileceği için sen süreyi de deveyi de artır!” buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîk’ın geldiğini gören Übeyy onun pişman olduğunu sandıysa da, o: “Süreyi dokuz seneye, deveyi de yüze çıkaralım!” dedi. Böylece anlaştılar. Ebû Bekir (Radıyallâhu anh) hicret ederken Übeyy ondan kefil istedi, o da oğlu Abdullah’ı kefil gösterdi. Sonra Bedir savaşına tesâdüf eden günlerde Rumların Farsları yenmesiyle bu mûcize gerçekleşti. Uhud’da Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in eliyle aldığı yara neticesinde Übeyy geberince, Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu anh) onun vârislerinden yüz deveyi tahsil edip Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in emriyle fakirlere verdi.— M.Ustaosmanoğlu
Onlar o en alçak hayattan (sadece, ekip biçme ve kazanıp harcama usulleri gibi), görünen bir şeyi bilirler. (En çok bilinmesi gereken) âhiretten gâfil (ve habersiz) olanlar iseonlardır, ancak onlar!— M.Ustaosmanoğlu
E ve lem yetefekkerû fî enfusihim, mâ halakallâhus semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı ve ecelin musemmâ(musemmen) ve inne kesîran minen nâsi bi likâi rabbihim le kâfirûn(kâfirûne).
Onlar (sadece dünya yaşantısının görünen tarafı hakkında kafa yorarken,) kendi içlerinde inceden in ceye hiç düşünmediler mi ki, Allâh gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri (bo şu boşuna değil de,) ancak (ya ratılmalarını gerektiren bir) hak (ve mükelleflere imti han yurdu olma gibi yüce bir hikmet) ile, bir de (süresiz olmayıp, devamı için) adı konmuş bir süreyle yarat mıştır! Gerçekten de insanların birçoğu(, ölümlerinin ardından diriltilip mahşere çıkartılmayı ve bu suretle) Rablerine kavuşmayı elbette inkâr edicidirler.— M.Ustaosmanoğlu
E ve lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkıbetullezîne min kablihim, kânû eşedde minhum kuvveten, ve esârûl arda ve amerûhâ eksera mimmâ amerûhâ ve câethum rusuluhum bil beyyinât(beyyinâti), fe mâ kânallâhu li yazlimehum ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn(yazlimûne).
Onlar yer(yüzün)de hiç gezmediler mi ki, ken dilerinden önce (helâke maruz kalmış) bulunan o (Âd ve Semûd toplumları gibi inkârcı) kimselerin (feci) âkıbetinin nice olduğuna baksaydılar? Onlar güç bakımından bunlardan daha kuvvetliydiler. Böylece (su bulmak, madenler çıkartmak ve ekip biçmek için) toprağı alt üst etmiştiler ve onlar onu, bunların onu imar ettiğinden daha fazlaca mamur etmiştiler. Rasûlleri de onlara pek açık mucizeler getirmişti. Fakat (onlar elçileri yalanlayınca İlâhî azâ ba çarptırıldılar. Ama böyle yaparak) Allâh onlara asla zulmeder olmadı, lâkin onlar (gördükleri bunca açık delil karşısında bile bile inkârı sürdürerek, kendilerini İlâhî gazaba müstehak etmekle) sadece kendilerine zulmeder oldular.— M.Ustaosmanoğlu
Summe kâne âkıbetellezîne esâus sûâ en kezzebû bi âyâtillâhi ve kânû bihâ yestehziûn(yestehziûne).
Sonra kötü işler yapmış olan o kimselerin âkıbeti, Allâh’ın âyetlerini yalanladıkları ve onlar la alay etmekte bulunmuş oldukları için o en kötü azap (olan cehennem) olmuştur.— M.Ustaosmanoğlu
Allâhu yebdeul halka summe yuîduhu summe ileyhi turceûn(turceûne).
Allâh halkı ilk başta (yok tan) yaratır, (öldür dükten) son ra da onları (dirilterek sonsuz hayata) geri döndürür. Sonunda ise ancak O’na döndürü leceksiniz.— M.Ustaosmanoğlu
Ve yevme tekûmus sâatu yublisul mucrimûn(mucrimûne).
O (kıyâmet kopma) ân(ı) meydana geleceği gün, o (şirk gibi en büyük suçu işlemiş) mücrimler bütün hayırlardan tamamen ümit kesecektir/de lilleri tükenip sessiz kalacaktır/ rezil (ü rüsvay) olacaktır/.— M.Ustaosmanoğlu
Ve lem yekun lehum min şurekâihim şufeâû ve kânû bi şurekâihim kâfirîn(kâfirîne).
Onlar için ortakların dan şefaatçiler de bu lun ma ya caktır. Üstelik onlar (putlarının bir işe yaramadığını anlayınca) ortaklarını inkâr eden kim seler olmuşlardır./Hâlbuki onlar (dünyadayken) ortakları sebebiyle (Allâh-u Te`âlâ’yı inkâr eden) kâ firler olmuşlardı./— M.Ustaosmanoğlu
Fe emmellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe hum fî ravdatin yuhberun(yuhberune).
İşte o kimseler ki (iman şartlarına şüphesiz bir şekilde) inanmışlardır ve (namaz, oruç, hac, ze kât gibi) salih amellerde bulunmuşlardır; artık on lar (ırmaklarla dolu yemyeşil ve) pek değerli bir (cen net) bahçe(sin)de her an (farklı lezzetlerle, nâmeler dinleyerek) sevindirileceklerdir / ik râm e dilecekler dir / taçlandırılacaklardır / süslendirileceklerdir/.— M.Ustaosmanoğlu
Ve emmellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhıreti fe ulâike fîl azâbi muhdarûn(muhdarûne).
Ama o kimseler ki kâfir olmuş lardır ve â yet lerimizi de, âhiret bu luşmasını da yalanlamışlar dır; iş te onlar, o azap içerisinde (dâimî ika met etmek üzere) hazır kılınmışlardır.— M.Ustaosmanoğlu
Fe subhânallâhi hîne tumsûne ve hîne tusbıhûn(tusbıhûne).
Akşamladığınız zaman (akşam ve yatsı namazlarını eda ederek ) ve sabahladığınız vakit (sabah namazını kılarak, o anlarda sürekli yenilenen gece ve gündüz nimetine şükür için) tesbîh (ve tenzîhte bulunun) Allâh’a! İbni Abbâs (Radıyallâhu anhümâ) gibi birçok müfessire göre; âyet-i celîlede geçen “Tesbîh”; namaz kılınarak îfâ edilen tenzîh ve hamd vazîfelerine işaret etmektedir ki, buna göre mana: “Kudretinin eserlerinin iyice belirgin olduğu sabah ve akşam saatlerinde, Allâh-u Te’âlâ’nın noksan sıfatlardan uzaklığını ifade eden hamd-ü senâlarla dolu namaza devam edin!” demek olur. İbni Abbâs (Radıyallâhu anhümâ)`ya: “Beş vakit namazın bahsini Kur’ân’da bulabiliyor musun?” diye sorulduğunda: “Evet!” diyerek bu iki âyeti okumuş ve: “Bu âyetler hem beş vakit namazı, hem de vakitlerini açıkladı.” buyurmuştur. İbni Abbâs (Radıyallâhu anhümâ)`dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: ”Her kim Rûm Sûresi`nin şu üç âyetini (17-19) sabahladığında okursa, o gün yapamayacağı bütün hayırların sevâbına ulaşmış olur. Akşamladığında bu âyet-i celîleleri okuyan ise, o gece kaçırdıklarına kavuşmuş olur!” (Ebû Dâvûd, Edep: 110, No: 5076, 2/740)— M.Ustaosmanoğlu
Ve lehul hamdu fîs semâvâti vel ardı ve aşiyyen ve hîne tuzhırûn(tuzhırûne).
Göklerde ve yerde bütün hamdler sadece O’na mahsustur! (Gök ve yer ehlinden akıl ve idrâk sahibi her canlıya gereken, O’na hamd ve tesbîhte bu lunmaktır.) Gün düzün sonunda da (ikindi namazını), öğlene ulaştığınız zaman da (öğle namazını eda edin)!— M.Ustaosmanoğlu
Yuhricul hayye minel meyyiti ve yuhricul meyyite minel hayyi ve yuhyil arda ba’de mevtihâ, ve kezâlike tuhrecûn(tuhrecûne).
O (Allâh-u Te`âlâ), (meni ve tane gibi kendi başına üremeyen) ölü (bir şey)den (canlı ve bitki gibi üreyen) diri (bir şe)yi çıkarmaktadır, diriden de ölüyü çıkarmaktadır, ölümünün ardından toprağı da O canlandırmaktadır! İşte siz de böylece (kabirlerinizden) çıkartılacaksınız.— M.Ustaosmanoğlu
Ve min âyâtihî en halakakum min turâbin summe izâ entum beşerun tenteşirûn(tenteşirûne).
Sizi(n babanız Âdem’i, kuru kara ve kokmuş) bir topraktan yaratmış olması O (Allâh-u Sübhânehû)nun (var lığının, birliğinin, sonsuz kudret ve hikmetinin) âyet (ve delil)lerin den - dir. Sonra bir den bire siz bir çok in sanlarsınız ki, (ihtiyaçlarınızı görmek için yer yüzünde o yana bu yana) yayılmaktasınız!— M.Ustaosmanoğlu
Ve min âyâtihî en halaka lekum min enfusikum ezvâcen li teskunû ileyhâ ve ceale beynekum meveddeten ve rahmeh(rahmeten), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Kendilerine meyl(edip ülfet) edesiniz diye sizin için kendi ne fis leriniz(in cinsin)den birtakım eşler ya ratması ve aranızda tam bir sevgi (neticesin de hâsıl olan birleşme) ile büyük bir acıma (vesîlesi olan çocuk) meydana getirmesi de O (Allâh-u Sübhâ nehû)nun âyet (ve delil)lerindendir. İşte gerçekten de bu (şe kilde top raktan yarattığı kulları erkek ve dişi olarak sınıflara ayırmasın da ve yedi kat yabancı insanlar ara sına kaynaşma ve acıma hisleri koyması)nda, (Allâh- u Te`âlâ’nın eşsiz fiillerindeki üstün hikmetleri) iyiden iyiye düşün mekte o lan bir toplum için elbette (anlatılamayacak dere cede) çok büyük ve pek çok âyetler vardır.— M.Ustaosmanoğlu
Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı vahtilâfu elsinetikum ve elvânikum, inne fî zâlike le âyâtin lil âlimîn(âlimîne).
Gökleri ve yeri yaratması da, dillerinizin (lehçelerinizin ve konuş ma şekillerinizin) ve renk leri nizin farklılığı da O ( Al lâh-u Süb hâ nehû) nun âyet le rindendir. İşte ger çek ten de bun(ca farklı dilin konuşulmasında ve aynı mad deden aynı şartlarda ya ratılan ikizlerde bi le rastla nabilen deri renklerinin farklılığın) da, (Al lâh-u Te`âlâ’nın yüce sıfatlarını iyi bilen) âlimler için elbette (kün hüne vâkıf olunamaya cak) çok büyük ve pek çok âyetler vardır.— M.Ustaosmanoğlu
Ve min âyâtihî menâmukum bil leyli ven nehâri vebtigâukum min fadlih(fadlihi), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yesmeûn(yesmeûne).
O (Allâh-u Sübhânehû)nun âyet (ve delil) le rinden bir kısmı da; gece ve gündüz (istirahat için) uyumanız ve (her iki vakitte de) fazlından (rızkını zı) arama(k için çalışma)nızdır. İşte gerçekten de bunda, (Allâh-u Te`âlâ’nın âyetlerini an la yış kulağıyla) dinlemekte olan bir top lum için elbette (tarif edilemeyece kadar) çok bü yük ve pek çok âyetler vardır.— M.Ustaosmanoğlu
Ve min âyâtihî yurîkumul berka havfen ve tamaan, ve yunezzilu mines semâi mâen fe yuhyî bihil arda ba’de mevtihâ, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Yine O’nun âyetlerindendir ki; (yıldırım düş me tehlikesiyle) kor kutmak ve (yağmur beklentisiyle) ümitlendirmek için size şimşeği gös termekte ve gökten bir su indi rip, ölümünün ardından toprağı o nun la diriltmektedir. İşte gerçekten de bunda, (yara tıcının üstün kudret ve hikmetini an lamak için varlıkların oluşum larının bağlı olduğu sebepleri araştırma hususunda) akıllarını kullanan bir ka vim için elbette çok bü yük ve pek çok âyetler vardır.— M.Ustaosmanoğlu
Ve min âyâtihî en tekûmes semâu vel ardu bi emrih(emrihî), summe izâ deâkum da’veten minel ardı izâ entum tahrucûn(tahrucûne).
Göğün ve yerin O’nun (“İkiniz de Benim kud retimle durun!”) emriyle durması da O (Allâh-u Süb hânehû)nun (birliğinin) âyetlerindendir. (Ka bir ler de kalma süreniz dolduktan) sonra sizi (“Ey ölüler!) yerden (çıkın!” buyurarak) bir davetle çağırdığında (ister istemez) siz birdenbire çıkacaksınız!— M.Ustaosmanoğlu
Ve lehu men fîs semâvâti vel ard(ardı), kullun lehu kânitûn(kânitûne).
(Meleklerden ve ins-ü cinden) göklerde ve yer de bulunanlar (yaratılma, mülkiyet ve yönetim bakı mından) sadece O’na âittir. Hepsi de (ister istemez) ancak O’na boyun eğ(erek kendilerinden istenileni yerine getir) icidirler.— M.Ustaosmanoğlu
Ve huvellezî yebdeul halka summe yuîduhu, ve huve ehvenu aleyh(aleyhi), ve lehul meselul a’lâ fîs semâvâti vel ard(ardı), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Ancak O’dur O Zât ki; halkı ilk başta (yoktan) yaratmaktadır, (öldürdükten) sonra da onları (diril terek, sonsuz hayata) geri döndürecektir. Zaten O’na göre (hiçbir şeyde zorluk ve kolaylık söz konusu de-ğilse de, sizce bir şeyi yoktan yapmaktansa) bu (tekrar diriltme) daha kolaydır/pek kolaydır/. Gökler de de, yerde de (eşten, ortaktan ve evlâttan münezzeh olmak, yoktan yaratmak, tekrar diriltmek, var etmek ve yok etmek gibi) o en üstün mükemmel sıfat lar yalnızca O’na mahsustur. (Yaratmak istediği bir şeyi yoktan yaratmaktan ve tekrar diriltmekten âciz bırakılamayacak üstün bir güce sahip olan) Azîz de, (tüm işlerini hikmetüzere icrâ eden) Hakîm de an cak O’dur!— M.Ustaosmanoğlu
: Darabe lekum meselen min enfusikum, hel lekum min mâ meleket eymânukum min şurekâe fî mâ rezaknâkum fe entum fîhi sevâun tehâfûnehum ke hîfetikum enfusekum, kezâlike nufassılul âyâti li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
(Ey müşrikler!) O (Allâh-u Te`âlâ, ortağı olmadı ğına dâir) size kendi nefislerinizden bir misal açık lamıştır (şöyle ki); sağ ellerinizin sahip bulunduğu (köle ve câriye gibi) şeylerden, size verdiğimiz rı zıklar(ı harcama) hususunda size ait ortaklar var mıdır ki, siz on(ca mal)da (onlarla) eşit (ve ortak) olasınız da, bu sebeple kendileriniz(e ortak olan hür ler)den korkmanız gibi, onlardan da korkasınız? (Peki siz, insanlıkta müşterek olduğunuz köleleri nizin, malınıza ortak olmasına râzı gelmezken, ya Bizim yarattığımız şeyleri nasıl Bize ortak koşabiliyor sunuz?!) İşte (tüm önemli konuları, özellikle de tarafımızdan açıklanan misalleri anlama noktasında) akıl larını kullanan bir toplum için Biz âyetleri (rast gele değil de) ancak böylece (üstün bir açıklama üs-lûbuyla ve) tafsîlatlıca îzâh ediyoruz.— M.Ustaosmanoğlu
Belittebeallezîne zalemû ehvâehum bi gayri ilm(ilmin), fe men yehdî men edallallâh(edallallâhu), ve mâ lehum min nâsırîn(nâsırîne).
Doğrusu o (şirk koşarak) zâlim olmuş kim seler (bunca âyetlerden bir şey anlamayıp, yollarının yanlışlığı hakkında) bilgiden yoksun olarak tama men kendi (eğri-büğrü) arzularına uymuştur. Artık Allâh’ın (kendisine verilen irâ de ve kudreti yanlış yolda kullandığı için) saptırmış olduğu kim seyi (doğru yola) kim hidâyet edebilir? Onlar(ın dalâletten kurtulmaları) için yardımcı lardan hiçbir kimse de yoktur!— M.Ustaosmanoğlu
Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
(Habîbim!) O halde sen (onların inanıp inanma masından etkilenmeyerek, tüm bâtılları bırakıp hakka yönelen) bir hanîf olarak yüzünü o (İslâm) din(i n)e doğrult! (Ey müminler! Siz de) Allâh’ın o (İslâm) fıtratına (hep birlikte sıkıca sarılın) ki, O, tüm insan ları onun üzerine yaratmıştır. (Nefsin kötü arzusu na uyularak ve şeytanın vesveseleri kabul edilerek) Allâh’ın yaratışına (karşı yapılacak) hiçbir değiş tirme (doğru ve düzgün bir şey) olamaz!/(Hiçbir kim se) Allâh’ın (fıtratını bozacak güce sahip olmadığın dan O’nun) yaratması için hiçbir değiştirme olamaz!/ İşte (kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan) dosdoğru din ancak budur! Lâkin insanların pek çoğu (düşüncesizlikleri yüzünden bu hakikati) bil mezler.— M.Ustaosmanoğlu
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar