Bu sure iki isimle bilinir; El-Tevbe ve El-Bera'e. Tevbenin mahiyetini ve kabul edilme şartlarını bildiren ayetlerinden (102-118) dolayı "Tevbe Suresi" adını almıştır. İkinci adı olan "El-Bera'e"yi (aklanmak, yükümlülükten kurtulmak, azade olmak) surenin ilk kelimesinden alır.
Sure başında Besmele'nin zikredilmemesinin nedeni:
Bu, Kur'an'ın başında "Besmele" zikredilmeyen tek suresidir. Müffessirler bu hususta çeşitli sebepler ileri sürmüş olsalar da, doğru olanı, İmam Razi'nin söylemiş olduğu sebeptir ki Razi'ye göre bunun sebebi, Hz. Peygamber'in (s.a) surenin başında Besmele'yi imla edip yazdırmamış olmasıdır. Bu yüzden ashabı da surenin başına "Besmele" getirmedi ve kendilerinden sonra gelen tabiin de, bu konuda onları takip etti. Bu keyfiyyet, tam ve orijinal şeklinde kalması için, Kur'an'ın eksiksiz olması hususunda son derece dikkat gösterilmiş olduğu gerçeği hakkında ilave bir delildir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi, surenin tarihsel arka- planını gözden geçirelim. Surede ele alınıp tartışılan olaylar dizisi, Hudeybiye Andlaşmasından sonra meydana gelmiştir. O ana kadar, Arabistan'ın üçte biri bizatihi güçlü, iyi teşkilatlanmış ve medeni bir İslam devletini kurup yerleştirmiş olan müslümanların hakimiyeti altına girmişti. Sözkonusu anlaşma, meydana getirdiği nisbi barış atmosferi içinde etkisini genişletip yayması için İslam'a daha fazla imkanlar sağladı. Bu anlaşmadan sonra, çok önemli sonuçlara götüren iki olay vuku buldu:
Tebûk Seferi zamanında Arabistan.
Arap Yarımadasının Fethi: Bu önemli neticelerden ilki, Arabistan'ın fethi idi. Hz. Peygamber (s.a) İslam'ı tebliğ için çeşitli kabilelere tebliğciler göndermiş ve iki yıl gibi çok kısa bir zaman sonunda İslam, eski "cahiliye" düzeninin ve yandaşlarının önünde çaresiz kaldıkları büyük bir güç haline gelmişti. O derece ki, Kureyş'in arasında bulunan cahiliye düzeninin ateşli taraftarları, İslam'la son ve kesin bir hesaplaşmaya girmek için anlaşmayı bozacak kadar çileden çıkmış, gözleri dönmüştü. Fakat Hz. Peygamber (s.a) anlaşmayı ihlallerinden sonra, bu gaye için yeter derecede kuvvet toplamalarına fırsat vermemek için atik davranarak hicri sekizinci yılın Ramazan ayında ani bir akın düzenlendi ve Mekke'yi fethetti. Her ne kadar fetih "cahiliye" düzeninin belkemiğini kırmışsa da bu düzenin yanlıları Huneyn Savaşıyla İslam'a karşı son bir atağa geçmek istediler. Fakat bu kendilerinin ölüm fermanı oldu. Havazin, Sakif, Nadir, Cuşum ve daha başka diğer kabileler bu ıslahatçı devrimi imha etmek üzere tüm kuvvetlerini savaş meydanında topladılar, fakat, bu kötü planlarında bütünüyle başarısızlığa uğradılar. "Cahiliye"nin Huneyn'de bozgunu, bütün Arabistan'ı İslam Yurdu (Daru'l- İslam) yapma yolunu hazırladı. Sonuç olarak, Huneyn savaşının üzerinden henüz bir yıl geçmeden, Arabistan'ın büyük bir kısmı İslam'ın etki alanına girdi ve eski düzeni omuzlayanlar, ülkenin şurasında burasında dağınık halde bulunan bir kaç kişi halinde kaldı.
İslam'ın önünde durulmaz ve korkulup çekinilen bir güç haline gelmesini hazırlayan ikinci olay, Arabistan'ın kuzeyinde yer alan Roma İmparatorluğu'nun hudutları içinde ve yakınında yaşayan Hıristiyanların tahrik edici faaliyetleri yüzünden gerekli görülen Tebûk seferi oldu. Buna göre Hz. Peygamber (s.a) üçbin kişilik bir ordu ile Roma İmparatorluğuna doğru cesaretle yürüdü, fakat Romalılar bu orduyu karşılmaktan kaçındılar. Hz. Peygamber (s.a) ve İslam'ın sahip olduğu bu gücün sonucu Arabistan'ın her yerinden artarak gelen çeşitli guruplar ve heyetler İslam'a olan sadakatlerini ve kendisine olan bağlılıklarını arzetmek için Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferinden dönmesini sabırsızlıkla beklemeye başladılar. Yüce Kur'an bu zaferi bekleyişi Nasr suresinde tasvir etmiştir: "Allah'ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların dalga dalga (bölük bölük) İslam'a girdiğini gördüğün zaman..."
Tebûk'e Sefer: Tebûk'e düzenlenen sefer, Mekke fethinin hemen arefesinde Roma İmparatorluğu ile başlamış olan sürtüşmenin bir sonucu idi. Hudeybiye Andlaşmasından sonra, Arabistan'ın çeşitli bölgelerine gönderilen heyetlerden biri de, Suriye'nin kuzey bölgelerine yerleşmiş kabileleri ziyaret etti. Roma İmparatorluğunun etkisi altında olan bura halkının çoğunluğu Hıristiyandı. Uluslararası hukukun kabul edilen genel prensiplerinin aksine, bu kabilelere mensup kişiler, Zatu Talah (veya Zatu Itlah) denilen yere yakın bir mevkide, delegasyonun onbeş üyesini katlettiler. Sadece delegasyonun reisi Ka'b bin Umeyr el-Gıfari kurtulmayı ve bu elim hadiseyi rapor etmeyi başardı. Bundan başka, doğrudan doğruya Roma Kayseri'nin emri altında olan Hıristiyan Busra Valisi Şurahbil b. Amr da, benzer bir görevle kendisine elçi olarak gönderilmiş olan Haris b. Umeyr'i ölüme mahkum etmişti.
Bu olaylar Hz. Peygamber'i, Roma İmparatorluğu'na yakın bölgeyi müslümanlar için emin ve güvenli hale getirmek için güçlü bir askeri harekata girişmesinin lüzümuna inandırdı ve ikna etti.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) Hicri 8.yılın Cemadiyel Ulasında üçbin kişilik bir orduyu Suriye sınırına doğru gönderdi. Ma'an denilen yerin yakınında bir mevkie vardıklarında müslümanlar, kendileriyle savaşmak üzere Şurahbil'in yüzbin kişilik bir orduyla gelmekte olduğunu ve Hims'te olan Kayser'in de kardeşi Theodore komutasında, yüzbin kişiden müteşekkil başka bir ordu göndermiş olduğunu öğrendiler. Fakat bütün ürkütücü haberlere rağmen, düşman askerine göre oldukça az ama cesur bu bir avuç müslüman bahadırlar ordusu korkusuzca yoluna devam etti ve Şurahbil'in büyük ordusunu Mute'de karşıladı. Müslümanların, ordularıyla mukayese kabul etmez korkunç oranda (iki ordu arasındaki oran 1/33) bir düşman ordusuyla savaştıkları bu karşılaşmanın sonucu, düşman ordusunun tamamen bozguna uğraması nedeniyle çok güzel neticelendi. Bu durum, İslam'ın yayılmasına çok yardımcı oldu. Yine bunun bir sonucu olarak da, Suriye ve buna yakın yerlerde yarı bağımsız bir devlet halinde yaşamakta olan Araplar ve İran İmparatorluğu'nun idaresi altında olan Necid yöresi kabileleri İslam'a yöneldiler ve binlerce kişilik gruplar halinde İslam'ı kabul ettiler. Sözgelimi, Beni Suleym (reisleri Abbas b. Mirdap Süleymi idi) , Eşca, Gafatan, Zübyan, Feraze vs. gibi kabilelere mensup insanlar aynı dönemde İslam'a girdiler. Bütün bunlara ilaveten, Roma İmparatorluğuna bağlı Arap orduları başkumandanı Ferve b. Amr el-Cüzemi, bu zaman esnasında İslam'ı kabul etti ve onun iman etmesi tüm bölgede yaşayan halkı ciddi bir şekilde etkiledi. Kayser, Ferve'nin İslam'ı kabul ettiğini haber alınca, tutuklanmasını ve mahkemesine getirilmesini emretti. Sonra kendisine şöyle dedi: "Sen iki şeyden birini seçmek mecburiyetindesin. Ya İslam'ı terkeder, hürriyetine kavuşur ve eski makamını tekrar elde edersin ya da bir müslüman olarak kalır ve ölümü kabul edersin." O büyük bir soğukkanlıkla İslam'ı seçti ve hayatını Hakk'ın yolunda feda etti.
Kayser'in Arabistan tarafından gelmekte olan ve İmparatorluğunu tehdit eden tehlikenin farkına varmasının ardından, bu gibi olayların meydana gelmesinde şaşılacak bir husus yoktur. Bundan dolayı, Mute'de düçar olduğu mağlubiyetin intikamını almak üzere, Hicri 9. yılda askeri hazırlıklar yapmaya başladı. Gassaniler ve diğer Arap reisleri de, ordularını onun komutası altında toplamaya başladılar. İslami hareketi menfi ve müsbet yönde etkileyecek en ufak olaylar konusunda bile daima en sağlam şekilde haberdar olmaya itina gösteren Hz. Peygamber(s.a) bu hazırlıkları istihbar eder etmez, olayların varacağı noktayı hemen anladı. Buna bağlı olarak, en ufak bir tereddüt göstermeden Kayser'in bu büyük güç ve kuvvetine karşı savaşmaya karar verdi. Çünkü en hafif bir zaafiyetin, aynı anda üç büyük tehlikeyle karşı karşıya kalınmasına ve hareketin mutlak bir başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olacağını gayet iyi biliyordu. Bu tehlikelerin birincisi, Huneyn savaş meydanında, hemen hemen imha edilmiş olan "cahiliye"nin ölü gücünün tekrar canlanması ihtimali idi.
İkinci olarak, sürekli böyle bir fırsat kollayan Medine münafıkları, İslam'a mümkün olan en büyük zararı verebilmek için bu fırsatı son noktasına kadar kullanabilirlerdi. Çünkü onlar, bu gaye için gereken hazırlıkları zaten yapmış, Ebu Amir adında bir keşiş (rahip) vasıtasıyla Gassanilerin Hıristiyan olan krallarına ve Kayser'in bizzat kendisine, kurdukları şeytani planlar hakkında gizli haberler göndermişlerdi. Bütün bunlara ilaveten, aynı maksatla yapacakları gizli toplantıları düzenlemek için Medine yakınlarında bir mescid inşa etmişlerdi.
Üçüncü tehlike ise, zamanın ikinci büyük süper gücü olan İran'ı yenmiş bulunan ve çevredeki toprakları alma hırsıyla dolup taşan Kayser'den bizzat gelecek hücüm idi.
Eğer, muhtemel bu üç düşman odağının, müslümanlara karşı birleşmeleri hususunda bir fırsat verilmiş olsaydı, İslam, hemen hemen kazanılmış olan savaşı ve mücadeleyi kaybetmiş olacaktı. İşte, Hz. Peygamber'in (s.a) zamanın iki büyük imparatorlukdan biri olan Roma 'ya karşı düzenlenecek sefer için hazırlıkların yapılması konusunda açık bir beyanda bulunması bundandır. Görünen bütün şartlar, böyle bir kararın aleyhinde olmasına rağmen bu tebligat yapıldı. Nitekim ülkede kıtlık vardı ve sabırsız bir uzun bekleyişten sonra ekinlerin hasat mevsimi gelmişti. Arabistan kavurucu bir yaz mevsimi geçiriyordu ve genelde sefer hazırlıkları için yeter derecede para da yoktu. Bu imkansızlık, özellikle askeri techizat ve taşımacılıkta kendini şiddetle hissettiriyordu.
Fakat Allah'ın Rasulü, bu fırsatın aciliyetini kavradığı zaman sıralanan bütün handikaplara rağmen, kendisini Hakkı yayma görevinin devam etmesi veya yok olması konusunda karar vermek mecburiyetinde bırakan bu adımını attı. Suriye yönüne, Roma'ya karşı düzenlenecek böyle bir sefer için önceki uygulamalarının aksine, hazırlıkların yapılması konusunda açık bir tebligatta bulunulmuş olması bunun nasıl önemli bir sefer olduğunu hissettirdi. Hz. Peygamber genellikle hangi yöne doğru gitmekte olduğunun bilinmemesi ve saldıracağı düşmanın isminin önceden ifşa edilmemesi için her türlü tedbiri alırdı. Hatta, Medine'den hareket ederken bile gideceği istikameti belli etmez ve şehrin aksi istikametine doğru yola çıkardı.
Arabistan'da bulunan bütün gruplar, bu kritik kararın ciddi sonuçlarını çok iyi biliyorlardı. Müslümanların aleyhindeki bütün umutlarını İslam'ın Roma tarafından mağlup edilmesine bağlayan eski "cahiliye" düzeni taraftarlarının arta kalanları, seferin sonuçlarını büyük bir endişe içinde bekliyorlardı. Münafıklar da buna, müslümanlar eğer Suriye'de bir mağlubiyet alırlarsa, bir iç isyanla İslam'ın kuvvetinin imha hususunda son bir şansları olarak görüyorlardı. Bundan dolayı komploları kararlaştırıp oluşturmak için kendileri tarafından inşa edilmiş olan "Mescid-i Dırar" da hazır halde bekliyorlardı. Ayrıca seferi başarısız bir hareket haline çevirmek için de bir çok tedbir almışlardı. Diğer taraftan gerçek müminler, son 22 yıl boyunca, uğrunda bütün güçlerini harcamakta oldukları hareketin kaderinin şimdi olmakla olmamak noktasında asılı kaldığını anlamışlardı.
Fakat eğer onlar, böyle bir kritik anda cesarat gösterirlerse, bütün dış dünyanın kapıları yayılmak üzere olan hareketin önünde açılmış olacaktı. Fakat eğer onlar, zaafiyet ya da korkaklık gösterirlerse, o zaman Arabistan'da yapmış oldukları bütün işler toz-duman olup boşa gitmiş olacaktı.
İslam'ın o yaman müntesiplerinin söz konusu sefer için aşk ve şevkle hazırlıklara başlamış olmaları bundandır. Onlardan herbiri, sefer için gerekli techizat hazırlamaya, bulunacakları katkıda diğerini geçmeye çabaladı. Hz. Osman ve Hz. Abdurranman b. Avf paralarının çok büyük bir bölümünü bu maksat için verdiler. Hz. Ömer kazancının yarısıyla katkıda bulundu. Hz. Ebu Bekir ise malının tamamını verdi. Ashab-ı Kiramın maddeten fakir olanları da iyilik yarışında geri kalmadı ve alın terleriyle ne kazanabildilerse onları getirip Rasulullah'a (s.a) takdim ettiler.
Kadınlar bu hamiyyet yarışında mücevherlerini vermekle yer aldılar. İslam uğruna hayatlarını feda etme aşkıyla yanıp tutuşan binlerce gönüllü, Hz. Peygamber'e (s.a) geldi ve bu sefere katılmak üzere kendileri için hazırlanmış silah ve malzemelerin verilmesini rica ettiler. Techizat ve hazırlıkların yetersizliği nedeniyle silahlandırılamayan bu yiğit insanlar, üzüntüden göz yaşı döktüler. Manzara, kendilerini yeteri derecede silahlandıramadığı için Hz. Peygamber'i üzecek denli acıklı idi. Sözün kısası bu vesile, gerçek bir mümini bir münafıktan ayıracak mihenk taşına dönüştü. Çünkü sefere katılamayıp geri durmak, kişinin İslam'la olan bağının çok şüpheli olması demekti. Bundan dolayı, Tebûk seferi esnasında geriye kalan birisinin, kendisine haber verilmesi üzerine Hz. Peygamber (s.a) , "Onu kendi başına bırakın. Eğer içinde iyilik ve hayırdan birşey varsa Allah onu size katar. Eğer onun içinde iyilik ve hayırdan birşey yoksa, o zaman öyle kötü bir arkadaşı sizden uzaklaştırıp defettiği için O'na şükredin" buyurdu.
Neticede, Hz. Peygamber (s.a) , İslam uğruna çarpışacak onbini süvari olmak üzere otuzbin mücahidden müteşekkil bir ordu ile Hicri 9. yılın Receb'inde Suriye 'ye doğru harekete geçti. Develerin yetersizliğinden, orduya katılanların büyük bir çoğunluğunun yaya yürümek zorunda olmaları, bir müddet deveye binmek mecburiyetinde kaldıkları zaman bile çok seyrek sıralarını beklemek zorunda bulunmaları nazar-ı itibara alındığında seferin yapıldığı şartların zorluğu ve elverişsizliği kolayca anlaşılabilir. Buna bir de çölün yakıcı-kavurucu sıcaklığı ve su yetersizliğinin vehameti de eklenebilir. Fakat onlar, dava hakkındaki sarsılmaz kararları, ona olan bağlılıkları ve bu büyük güçlük ve engelleri göğüslemelerindeki sebatları nedeniyle hesapsız bir şekilde mükafatlandırılmışlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a) ve ordusu, Tebûk'e vardıklarında, Kayser ve müttefiklerinin ordularını sınırdan içeriye çekmiş oldukları ve görünürde savaşılacak hiçbir düşmanın olmadığını öğrendiler. Böylece Hz. Peygamber (s.a) ve İslam ordusu çok geniş sahalarda prestijini arttıracak olan ve aynı zamanda bir damla da kan dökmedikleri manevi bir zafer kazanmış oldu.
Bu konuda, Rasul-i Ekrem'in (s.a) gazalarını kaleme alan tarihçilerin Tebûk Seferi ile ilgili olarak serdettikleri genel intibanın sahih olmadığına işaret etmek uygun olur. Onlar, olayı sanki Arabistan'ın sınırları yakınında Roma ordularının toplanması hakkındaki haberler asılsızmış gibi bir tarzda naklederler. Gerçek ise, Kayser'in ordularını toplamaya başlamış olduğu, fakat Rasul-i Ekrem'in (s.a) ondan daha önce davrandığı ve harekete geçmek için gerekli hazırlıkları tamamlamadan onun hareket sahasına girmiş olduğu şeklindedir. Bundan dolayı Kayser cesaretin onda dokuzunun kaçmakta olduğuna inanarak, ordularını sınırlardan geriye doğru çekmiştir.
Çünkü o, İslam uğruna savaşan üçbin yiğit mücahidin daha önce Mute'de yüzbin kişilik bir kuvveti perişan edip biçare hale soktuğunu henüz unutmuş değildi. Bundan dolayı o, yüz veya ikiyüzbin kişilik bir ordu ile bile aynı kıvamdaki otuzbin mücahidden meydana gelmiş ve üstelik Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat komutasındaki böyle bir ordu ile savaşmayı göze alamadı.
Rasul-i Ekrem (s.a) , Roma İmparatoru Kayser'in kuvvetlerini sınırdan çektiğini anladığı zaman, Suriye içlerine doğru yürümesinin mi, yoksa Tebûk'te durup beklemesinin ve manevi zaferini politik ve stratejik avantaja dönüştürmenin mi daha uygun olacağını düşündü. Sonunda ikinci alternatifi seçerek Tebûk'te kalıp beklemeye karar verdi ve Tebûk'te yirmi gün kaldı. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (s.a) Roma İmparatorluğu ile İslam devleti arasında yer alan ve Roma İmparatorluğunun idaresi altında olan küçük tampon devletlere baskıda bulundu ve boyun eğdirip kendilerini İslam devletine cizye vermeye mecbur etti. Mesela, bazı Hıristiyan liderler, Dumetu'l-Cendel'den Ukaydin bin Abdulmelik Kindi, Eylen'den Yuhanna bin Ruba Mekna ayrıca Cerba ve Azruh kabilelerinin reisleri Medine İslam devletine itaat edip ona cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun bir sonucu olarak İslam devletinin sınırları, Roma İmparatorluğuna kadar genişledi ve Kayser tarafından Arabistan'a karşı kullanılmakta olan bütün Arap kabileleri, bu sefer Romalılara karşı müslümanların müttefiki oldular.
Bütün bunların ötesinde Tebûk seferinde elde edilen bu moral ve manevi zafer, Romalılarla uzun sürecek bir anlaşmazlığa girmeden önce müslümanlara Arabistan üzerindeki hakimiyetlerini güçlendirmek için çok kıymetli bir fırsat sağladı. Zira bu durum, ister "şirk"in destekçileri olsun, isterse İslam kisvesi altında "şirk"lerini gizlemiş kimseler olsun, eski "cahiliye" düzeninin yakın bir gelecekte yeniden canlanıp toparlanması konusunda hala umut beslemekte olan kimselerin belini kırdı. Şartların zorlaması, bu tip insanların büyük çoğunluğunun İslam dairesinin içinde toplanmasını sağlamıştır ve en azından, sözkonusu kimselerin hemen sonraki nesillerine gerçek müslüman olma imkanını sağlamıştır. Artık geriye bu sahada, eski düzenin destekçilerinden çok zayıf bir azınlık kalmıştı, fakat artık bunlar, Allah'ın, tamamlamak üzere Rasulü'ne indirmiş olduğu İslami inkılabın önünde duramazdı.
Dönemin Problemleri: Eğer biz, daha önce geçen olayların arka planını gözönüne alırsak toplumun o dönemde karşılaşmakta olduğu problemleri kolayca anlarız.
O hususlar şunlardır:
1. Tüm Arabistan'ı tam bir "Daru'l-İslam" haline getirmek,
2. İslam'ın nüfuzunu komşu ülkelere taşımak, yaymak.
3. Münafıkların fitnelerine son vermek.
4. Müslümanları, gayri müslim dünyaya karşı cihad için hazırlamak,
1) Şimdi; madem ki tüm Arabistan'ın idaresi müminlerin eline geçmiş ve bütün muhalif kuvvetler çaresiz hale düşmüştü. O halde Arabistan'ın tam bir "Daru'l-İslam" (İslam ülkesi) haline dönüştürülmesi lüzumu hakkındaki politika hususunda açık bir deklerasyon yayınlanması gerekli idi. Bundan dolayı aşağıda zikredilen ölçüler benimsendi:
a. "Müşriklerle" olan bütün anlaşmların geçersiz olduğunu öngören açık bir beyanat ilan edildi. Buna göre, müslümanlar dört aylık bir süreden sonra anlaşmaların müşrikler lehinde getirdiği bütün sorumluluklardan azade olacaklardı. (bkz. 1-3. ayetler)
Bu deklarasyon, "şirk" temeline dayanan hayat tarzını bütünüyle kökünden kazımak ve Arabistan'ı her ne suretle olursa olsun İslam'ın ruhu ile çatışmayacak ve O'nun için bir iç tehlike arzedemeyecek şekilde sadece İslam'ın merkezi yapmak için gerekli idi.
b. Arabistan'ı ilgilendiren tüm meseleler içinde ana konumunu muhafaza eden Harem-i Şerif'e (Ka'be) hizmet, yani sedanet (Ka'be bakıcılığı) ve sikayet (su dağıtma) işlerinin bundan böyle müşriklerden alınıp müminlerin eline verileceği ve sürekli onların elinde kalacağı hususunda ilahi bir hüküm indi. (12. ve 18. ayetler arası) . Aynı şekilde "cahiliye" döneminden kalan adet ve uygulamalar artık ilga edilip kaldırılmalıydı, hatta "müşrikler" Beytullah'a yaklaştırılmamalıydılar. (28.ayet) Bu, "şirkin" her türlü eserini, sadece Allah'a ibadet ve itaatına mahsus olan Ka'be'den silip kökünden kazımak içindi.
c. "Cahiliye" günlerinde haram ayların yerlerini dağiştirmek suretiyle takip etmekte oldukları ve küfrün bir parçası olan "Nesi" konusundaki kötü uygulama yasaklanmıştır (Ayet,37) . Bu, aynı zamanda Arabistan ve daha sonra dünyanın her yerinde bulunan müslümanların hayatından, cahiliye adetlerinden arta kalanlar türlü emarenin kökünü kazıma hususunda bir ilke vazifesini görmüştür.
2) Müslümanlara, İslam'ın etkinliğini, Arabistan haricinde daha uzaklara götürmek ve yaymak için, İslam dışı güçleri kılıçla sindirmeleri ve İslam devletinin hakimiyetini kabul etmeye zorlamaları emredildi. Roma ve İran İmparatorlukları, bu yolda en büyük engeli teşkil ettikleri için onlarla bir sürtüşme ve anlaşmazlığa girilmesi kaçınılmazdı. Cihadın gayesi onları, İslam'ı kabul hususunda zorlamak değildi. Çünkü onlar İslam'ı kabul etmek veya etmemekte serbestti. Fakat cihadın hedefi,onların başkalarını kendi sapıklıklarına itmelerine ve çoğalmalarına engel olmak idi. Müslümanlara, diledikleri takdirde, onların sapıtmış hallerinden vazgeçip kurtulabilecekleri bir süre sapıklıklarına müsamaha göstermeleri, aksi halde, kafirlere İslam devletine bağlı olduklarının bir nişanesi olarak "Cizye" (29. ayet) vermeyi şart koşmaları emredildi.
3) Önemli üçüncü mesele, aleni cürümlerine rağmen, şimdiye kadar hoşgörü ile karşılanan münafıkların fitnelerine son vermek oldu. Mademki dışarıdan fiilen hiçbir baskı yoktu, o halde müslümanlar, münafıklara açıkça kafirler olarak muamelede bulunmaları emredilmeliydi ve öyle oldu (73. ayet) . Buna uygun olarak Hz. Peygamber (s.a) Tebûk seferine katılmama konusunda halkı ikna edip vazgeçirmek için istişarelerde bulunmak üzere toplandıkları Süveylim'in evini ateşe verdi. Yine bunun gibi, Tebûk dönüşünde, gerçek müminlere karşı komplolar düzenlemek maksadıyla fitnelerine bir kılıf vazifesi görmek üzere inşa ettikleri mescidi (Mesid-i Dırar) yıkmalarını ve yakmalarını emretti.
4) Müslümanların tüm İslam dışı dünyaya karşı "Cihad" etmek maksadıyla hazırlanabilmesi için, ehemmiyetsiz de olsa, "İman" konusunda maruz kaldıkları bu hafif zaafiyetlerinin tedavi edilmesi gerekliydi. Çünkü artık özellikle bütün İslam dışı dünya ile ortaya çıkacak bir sürtüşme ve mücadelede tek başına karşı koyma mecburiyeti karşısında kalındığı zaman, İslam toplumu için, iman zaafiyetinden daha büyük başka bir tehlike yoktu. Tebûk'e düzenlenen seferden geriye kalmış veya en azından ihmalkarlık göstermiş olanlar şiddetle itham edilmiş ve eğer bu farzı yerine getirmemeleri hususunda makul mazeretleri yoksa, onlar münafıklar olarak kabul edilmişlerdi. Dahası, "İla-i Kelimetullah" (Allah sözü ve hükümlerinin üstün olması) konusunda yapacağı gayretlerin ve İslam ile "küfür" arasındaki mücadelede oynayacağı rolün gelecekte bir müslümanın imanı hakkında tek ölçü olacağı hususunda açık bir beyanatta bulunulmuştur. Bu nedenle "Eğer bir kimse canını, malını vaktini ve enerjisini bu gaye için feda etmekte tereddüt gösterirse, onun imanı gerçek, saf ve makbul olarak görülmeyecektir" (81 ve 96. ayetler arası) . Bu bakımdan cihad konusunda zaaf gösteren bir kimsenin yaptığı amelleri asla cihadın yerini almayacaktır.
Bu sureyi tetkik ederken yukarıda zikredilen önemli noktalar dikkate alınırsa, o takdirde bunlar, surenin muhtevasının anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
ÖZET Temel Konu: Savaş ve Barışın Problemleri
Enfal suresinin bir devamı olarak bu sure de savaş konusundaki problemleri ele alır ve konuyu Tebûk Seferi üzerinde temellendirir.
İşlenen konular ve birbiriyle bağlantıları:
1-12 Bu bölüm, başkalarıyla yapılan anlaşmaların dokunulmazlığını (kudsiyetini) ele alır ve karşı tarafın bunlara içtenlikle uymadığı hallerde son vermeden önce gözönünde bulundurulması gereken prensip, hüküm ve nizamları ortaya koyar.
13-37 Bu bölümde müslümanlar, fitneci ve hasmane davranışlarının sonuçları konusunda gereken uyarının yapıldığı Yahudi, Hıristiyan ve müşrik Araplar'la, Allah'ın rızası için savaşmaya teşvik edilmişlerdir.
38-72 Bu kısımdaki (muhaverede) , eğer küfürle yapılan mücadeleye katılmışlarsa ancak o zaman, Allah'ın vadettiği mükafatlara varis (sahip) olacakları, müslümanlara açık ve seçik olarak anlatılmıştır. Çünkü, gerçek müslümanları münafıklardan ayıran ölçü budur. Öyleyse gerçek müslümanlar, tehlike, engel, zorluk ve iğva gibi şeylere aldırmaksızın cihadda yerlerini almalıdır.
73-90 Bu bölüm münafıklar meselesiyle ilgilidir ve onlara karşı takınılması gereken tavra ait kural ve düzenlemeler koyarak, onları gerçek müslümanlardan ayıran mümeyyiz vasıflara işaret eder.
91-110 Bu kısım, savaştan geri kalan ve Tebûk'e düzenlediği Cihad seferinde Hz. Peygamber'e eşlik etmeyenlerin durumunu ele alır. Bu amaçla sözkonusu şahıslar muhtelif kategorilere ayrılır; yani, bunlar sakatlar, hastalar, fakirler, münafıklar, hatasını anlayıp daha Hz. Peygamber (s.a) Tebûk'ten dönmeden önce nefislerine kahredenler ve hatalarını ikrar edenler gibi birkaç sınıfa ayrılır. Onların durumları, suçlarının karakteri şumulüne uygun olarak ve onlara Kainatın Hakimi olan Allah'ın, onların yardımcısı ve koruyucusu olduğu teminatı verilmiştir. Buna uygun olarak Allah, Tebûk seferinde yer almayan üç mümini samimiyetlerinden dolayı affetmiştir.
Sonuç bölümünde müminlere, hidayetleri için gerekli olan genel talimat verilmiştir.
Surede varılan sonuç şudur: "Şefkatli, merhametli ve size çok düşkün olan Rasulullah'a uyun ve kainatın Rabbi olan Allah'a tevekkül edin. O'na güvenin."
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
9
Tövbe · Medine
التوبة
129
Sure Adı Açıklaması
Bu sure iki isimle bilinir; El-Tevbe ve El-Bera'e. Tevbenin mahiyetini ve kabul edilme şartlarını bildiren ayetlerinden (102-118) dolayı "Tevbe Suresi" adını almıştır. İkinci adı olan "El-Bera'e"yi (aklanmak, yükümlülükten kurtulmak, azade olmak) surenin ilk kelimesinden alır.
Sure başında Besmele'nin zikredilmemesinin nedeni:
Bu, Kur'an'ın başında "Besmele" zikredilmeyen tek suresidir. Müffessirler bu hususta çeşitli sebepler ileri sürmüş olsalar da, doğru olanı, İmam Razi'nin söylemiş olduğu sebeptir ki Razi'ye göre bunun sebebi, Hz. Peygamber'in (s.a) surenin başında Besmele'yi imla edip yazdırmamış olmasıdır. Bu yüzden ashabı da surenin başına "Besmele" getirmedi ve kendilerinden sonra gelen tabiin de, bu konuda onları takip etti. Bu keyfiyyet, tam ve orijinal şeklinde kalması için, Kur'an'ın eksiksiz olması hususunda son derece dikkat gösterilmiş olduğu gerçeği hakkında ilave bir delildir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi, surenin tarihsel arka- planını gözden geçirelim. Surede ele alınıp tartışılan olaylar dizisi, Hudeybiye Andlaşmasından sonra meydana gelmiştir. O ana kadar, Arabistan'ın üçte biri bizatihi güçlü, iyi teşkilatlanmış ve medeni bir İslam devletini kurup yerleştirmiş olan müslümanların hakimiyeti altına girmişti. Sözkonusu anlaşma, meydana getirdiği nisbi barış atmosferi içinde etkisini genişletip yayması için İslam'a daha fazla imkanlar sağladı. Bu anlaşmadan sonra, çok önemli sonuçlara götüren iki olay vuku buldu:
Tebûk Seferi zamanında Arabistan.
Arap Yarımadasının Fethi: Bu önemli neticelerden ilki, Arabistan'ın fethi idi. Hz. Peygamber (s.a) İslam'ı tebliğ için çeşitli kabilelere tebliğciler göndermiş ve iki yıl gibi çok kısa bir zaman sonunda İslam, eski "cahiliye" düzeninin ve yandaşlarının önünde çaresiz kaldıkları büyük bir güç haline gelmişti. O derece ki, Kureyş'in arasında bulunan cahiliye düzeninin ateşli taraftarları, İslam'la son ve kesin bir hesaplaşmaya girmek için anlaşmayı bozacak kadar çileden çıkmış, gözleri dönmüştü. Fakat Hz. Peygamber (s.a) anlaşmayı ihlallerinden sonra, bu gaye için yeter derecede kuvvet toplamalarına fırsat vermemek için atik davranarak hicri sekizinci yılın Ramazan ayında ani bir akın düzenlendi ve Mekke'yi fethetti. Her ne kadar fetih "cahiliye" düzeninin belkemiğini kırmışsa da bu düzenin yanlıları Huneyn Savaşıyla İslam'a karşı son bir atağa geçmek istediler. Fakat bu kendilerinin ölüm fermanı oldu. Havazin, Sakif, Nadir, Cuşum ve daha başka diğer kabileler bu ıslahatçı devrimi imha etmek üzere tüm kuvvetlerini savaş meydanında topladılar, fakat, bu kötü planlarında bütünüyle başarısızlığa uğradılar. "Cahiliye"nin Huneyn'de bozgunu, bütün Arabistan'ı İslam Yurdu (Daru'l- İslam) yapma yolunu hazırladı. Sonuç olarak, Huneyn savaşının üzerinden henüz bir yıl geçmeden, Arabistan'ın büyük bir kısmı İslam'ın etki alanına girdi ve eski düzeni omuzlayanlar, ülkenin şurasında burasında dağınık halde bulunan bir kaç kişi halinde kaldı.
İslam'ın önünde durulmaz ve korkulup çekinilen bir güç haline gelmesini hazırlayan ikinci olay, Arabistan'ın kuzeyinde yer alan Roma İmparatorluğu'nun hudutları içinde ve yakınında yaşayan Hıristiyanların tahrik edici faaliyetleri yüzünden gerekli görülen Tebûk seferi oldu. Buna göre Hz. Peygamber (s.a) üçbin kişilik bir ordu ile Roma İmparatorluğuna doğru cesaretle yürüdü, fakat Romalılar bu orduyu karşılmaktan kaçındılar. Hz. Peygamber (s.a) ve İslam'ın sahip olduğu bu gücün sonucu Arabistan'ın her yerinden artarak gelen çeşitli guruplar ve heyetler İslam'a olan sadakatlerini ve kendisine olan bağlılıklarını arzetmek için Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferinden dönmesini sabırsızlıkla beklemeye başladılar. Yüce Kur'an bu zaferi bekleyişi Nasr suresinde tasvir etmiştir: "Allah'ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların dalga dalga (bölük bölük) İslam'a girdiğini gördüğün zaman..."
Tebûk'e Sefer: Tebûk'e düzenlenen sefer, Mekke fethinin hemen arefesinde Roma İmparatorluğu ile başlamış olan sürtüşmenin bir sonucu idi. Hudeybiye Andlaşmasından sonra, Arabistan'ın çeşitli bölgelerine gönderilen heyetlerden biri de, Suriye'nin kuzey bölgelerine yerleşmiş kabileleri ziyaret etti. Roma İmparatorluğunun etkisi altında olan bura halkının çoğunluğu Hıristiyandı. Uluslararası hukukun kabul edilen genel prensiplerinin aksine, bu kabilelere mensup kişiler, Zatu Talah (veya Zatu Itlah) denilen yere yakın bir mevkide, delegasyonun onbeş üyesini katlettiler. Sadece delegasyonun reisi Ka'b bin Umeyr el-Gıfari kurtulmayı ve bu elim hadiseyi rapor etmeyi başardı. Bundan başka, doğrudan doğruya Roma Kayseri'nin emri altında olan Hıristiyan Busra Valisi Şurahbil b. Amr da, benzer bir görevle kendisine elçi olarak gönderilmiş olan Haris b. Umeyr'i ölüme mahkum etmişti.
Bu olaylar Hz. Peygamber'i, Roma İmparatorluğu'na yakın bölgeyi müslümanlar için emin ve güvenli hale getirmek için güçlü bir askeri harekata girişmesinin lüzümuna inandırdı ve ikna etti.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) Hicri 8.yılın Cemadiyel Ulasında üçbin kişilik bir orduyu Suriye sınırına doğru gönderdi. Ma'an denilen yerin yakınında bir mevkie vardıklarında müslümanlar, kendileriyle savaşmak üzere Şurahbil'in yüzbin kişilik bir orduyla gelmekte olduğunu ve Hims'te olan Kayser'in de kardeşi Theodore komutasında, yüzbin kişiden müteşekkil başka bir ordu göndermiş olduğunu öğrendiler. Fakat bütün ürkütücü haberlere rağmen, düşman askerine göre oldukça az ama cesur bu bir avuç müslüman bahadırlar ordusu korkusuzca yoluna devam etti ve Şurahbil'in büyük ordusunu Mute'de karşıladı. Müslümanların, ordularıyla mukayese kabul etmez korkunç oranda (iki ordu arasındaki oran 1/33) bir düşman ordusuyla savaştıkları bu karşılaşmanın sonucu, düşman ordusunun tamamen bozguna uğraması nedeniyle çok güzel neticelendi. Bu durum, İslam'ın yayılmasına çok yardımcı oldu. Yine bunun bir sonucu olarak da, Suriye ve buna yakın yerlerde yarı bağımsız bir devlet halinde yaşamakta olan Araplar ve İran İmparatorluğu'nun idaresi altında olan Necid yöresi kabileleri İslam'a yöneldiler ve binlerce kişilik gruplar halinde İslam'ı kabul ettiler. Sözgelimi, Beni Suleym (reisleri Abbas b. Mirdap Süleymi idi) , Eşca, Gafatan, Zübyan, Feraze vs. gibi kabilelere mensup insanlar aynı dönemde İslam'a girdiler. Bütün bunlara ilaveten, Roma İmparatorluğuna bağlı Arap orduları başkumandanı Ferve b. Amr el-Cüzemi, bu zaman esnasında İslam'ı kabul etti ve onun iman etmesi tüm bölgede yaşayan halkı ciddi bir şekilde etkiledi. Kayser, Ferve'nin İslam'ı kabul ettiğini haber alınca, tutuklanmasını ve mahkemesine getirilmesini emretti. Sonra kendisine şöyle dedi: "Sen iki şeyden birini seçmek mecburiyetindesin. Ya İslam'ı terkeder, hürriyetine kavuşur ve eski makamını tekrar elde edersin ya da bir müslüman olarak kalır ve ölümü kabul edersin." O büyük bir soğukkanlıkla İslam'ı seçti ve hayatını Hakk'ın yolunda feda etti.
Kayser'in Arabistan tarafından gelmekte olan ve İmparatorluğunu tehdit eden tehlikenin farkına varmasının ardından, bu gibi olayların meydana gelmesinde şaşılacak bir husus yoktur. Bundan dolayı, Mute'de düçar olduğu mağlubiyetin intikamını almak üzere, Hicri 9. yılda askeri hazırlıklar yapmaya başladı. Gassaniler ve diğer Arap reisleri de, ordularını onun komutası altında toplamaya başladılar. İslami hareketi menfi ve müsbet yönde etkileyecek en ufak olaylar konusunda bile daima en sağlam şekilde haberdar olmaya itina gösteren Hz. Peygamber(s.a) bu hazırlıkları istihbar eder etmez, olayların varacağı noktayı hemen anladı. Buna bağlı olarak, en ufak bir tereddüt göstermeden Kayser'in bu büyük güç ve kuvvetine karşı savaşmaya karar verdi. Çünkü en hafif bir zaafiyetin, aynı anda üç büyük tehlikeyle karşı karşıya kalınmasına ve hareketin mutlak bir başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olacağını gayet iyi biliyordu. Bu tehlikelerin birincisi, Huneyn savaş meydanında, hemen hemen imha edilmiş olan "cahiliye"nin ölü gücünün tekrar canlanması ihtimali idi.
İkinci olarak, sürekli böyle bir fırsat kollayan Medine münafıkları, İslam'a mümkün olan en büyük zararı verebilmek için bu fırsatı son noktasına kadar kullanabilirlerdi. Çünkü onlar, bu gaye için gereken hazırlıkları zaten yapmış, Ebu Amir adında bir keşiş (rahip) vasıtasıyla Gassanilerin Hıristiyan olan krallarına ve Kayser'in bizzat kendisine, kurdukları şeytani planlar hakkında gizli haberler göndermişlerdi. Bütün bunlara ilaveten, aynı maksatla yapacakları gizli toplantıları düzenlemek için Medine yakınlarında bir mescid inşa etmişlerdi.
Üçüncü tehlike ise, zamanın ikinci büyük süper gücü olan İran'ı yenmiş bulunan ve çevredeki toprakları alma hırsıyla dolup taşan Kayser'den bizzat gelecek hücüm idi.
Eğer, muhtemel bu üç düşman odağının, müslümanlara karşı birleşmeleri hususunda bir fırsat verilmiş olsaydı, İslam, hemen hemen kazanılmış olan savaşı ve mücadeleyi kaybetmiş olacaktı. İşte, Hz. Peygamber'in (s.a) zamanın iki büyük imparatorlukdan biri olan Roma 'ya karşı düzenlenecek sefer için hazırlıkların yapılması konusunda açık bir beyanda bulunması bundandır. Görünen bütün şartlar, böyle bir kararın aleyhinde olmasına rağmen bu tebligat yapıldı. Nitekim ülkede kıtlık vardı ve sabırsız bir uzun bekleyişten sonra ekinlerin hasat mevsimi gelmişti. Arabistan kavurucu bir yaz mevsimi geçiriyordu ve genelde sefer hazırlıkları için yeter derecede para da yoktu. Bu imkansızlık, özellikle askeri techizat ve taşımacılıkta kendini şiddetle hissettiriyordu.
Fakat Allah'ın Rasulü, bu fırsatın aciliyetini kavradığı zaman sıralanan bütün handikaplara rağmen, kendisini Hakkı yayma görevinin devam etmesi veya yok olması konusunda karar vermek mecburiyetinde bırakan bu adımını attı. Suriye yönüne, Roma'ya karşı düzenlenecek böyle bir sefer için önceki uygulamalarının aksine, hazırlıkların yapılması konusunda açık bir tebligatta bulunulmuş olması bunun nasıl önemli bir sefer olduğunu hissettirdi. Hz. Peygamber genellikle hangi yöne doğru gitmekte olduğunun bilinmemesi ve saldıracağı düşmanın isminin önceden ifşa edilmemesi için her türlü tedbiri alırdı. Hatta, Medine'den hareket ederken bile gideceği istikameti belli etmez ve şehrin aksi istikametine doğru yola çıkardı.
Arabistan'da bulunan bütün gruplar, bu kritik kararın ciddi sonuçlarını çok iyi biliyorlardı. Müslümanların aleyhindeki bütün umutlarını İslam'ın Roma tarafından mağlup edilmesine bağlayan eski "cahiliye" düzeni taraftarlarının arta kalanları, seferin sonuçlarını büyük bir endişe içinde bekliyorlardı. Münafıklar da buna, müslümanlar eğer Suriye'de bir mağlubiyet alırlarsa, bir iç isyanla İslam'ın kuvvetinin imha hususunda son bir şansları olarak görüyorlardı. Bundan dolayı komploları kararlaştırıp oluşturmak için kendileri tarafından inşa edilmiş olan "Mescid-i Dırar" da hazır halde bekliyorlardı. Ayrıca seferi başarısız bir hareket haline çevirmek için de bir çok tedbir almışlardı. Diğer taraftan gerçek müminler, son 22 yıl boyunca, uğrunda bütün güçlerini harcamakta oldukları hareketin kaderinin şimdi olmakla olmamak noktasında asılı kaldığını anlamışlardı.
Fakat eğer onlar, böyle bir kritik anda cesarat gösterirlerse, bütün dış dünyanın kapıları yayılmak üzere olan hareketin önünde açılmış olacaktı. Fakat eğer onlar, zaafiyet ya da korkaklık gösterirlerse, o zaman Arabistan'da yapmış oldukları bütün işler toz-duman olup boşa gitmiş olacaktı.
İslam'ın o yaman müntesiplerinin söz konusu sefer için aşk ve şevkle hazırlıklara başlamış olmaları bundandır. Onlardan herbiri, sefer için gerekli techizat hazırlamaya, bulunacakları katkıda diğerini geçmeye çabaladı. Hz. Osman ve Hz. Abdurranman b. Avf paralarının çok büyük bir bölümünü bu maksat için verdiler. Hz. Ömer kazancının yarısıyla katkıda bulundu. Hz. Ebu Bekir ise malının tamamını verdi. Ashab-ı Kiramın maddeten fakir olanları da iyilik yarışında geri kalmadı ve alın terleriyle ne kazanabildilerse onları getirip Rasulullah'a (s.a) takdim ettiler.
Kadınlar bu hamiyyet yarışında mücevherlerini vermekle yer aldılar. İslam uğruna hayatlarını feda etme aşkıyla yanıp tutuşan binlerce gönüllü, Hz. Peygamber'e (s.a) geldi ve bu sefere katılmak üzere kendileri için hazırlanmış silah ve malzemelerin verilmesini rica ettiler. Techizat ve hazırlıkların yetersizliği nedeniyle silahlandırılamayan bu yiğit insanlar, üzüntüden göz yaşı döktüler. Manzara, kendilerini yeteri derecede silahlandıramadığı için Hz. Peygamber'i üzecek denli acıklı idi. Sözün kısası bu vesile, gerçek bir mümini bir münafıktan ayıracak mihenk taşına dönüştü. Çünkü sefere katılamayıp geri durmak, kişinin İslam'la olan bağının çok şüpheli olması demekti. Bundan dolayı, Tebûk seferi esnasında geriye kalan birisinin, kendisine haber verilmesi üzerine Hz. Peygamber (s.a) , "Onu kendi başına bırakın. Eğer içinde iyilik ve hayırdan birşey varsa Allah onu size katar. Eğer onun içinde iyilik ve hayırdan birşey yoksa, o zaman öyle kötü bir arkadaşı sizden uzaklaştırıp defettiği için O'na şükredin" buyurdu.
Neticede, Hz. Peygamber (s.a) , İslam uğruna çarpışacak onbini süvari olmak üzere otuzbin mücahidden müteşekkil bir ordu ile Hicri 9. yılın Receb'inde Suriye 'ye doğru harekete geçti. Develerin yetersizliğinden, orduya katılanların büyük bir çoğunluğunun yaya yürümek zorunda olmaları, bir müddet deveye binmek mecburiyetinde kaldıkları zaman bile çok seyrek sıralarını beklemek zorunda bulunmaları nazar-ı itibara alındığında seferin yapıldığı şartların zorluğu ve elverişsizliği kolayca anlaşılabilir. Buna bir de çölün yakıcı-kavurucu sıcaklığı ve su yetersizliğinin vehameti de eklenebilir. Fakat onlar, dava hakkındaki sarsılmaz kararları, ona olan bağlılıkları ve bu büyük güçlük ve engelleri göğüslemelerindeki sebatları nedeniyle hesapsız bir şekilde mükafatlandırılmışlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a) ve ordusu, Tebûk'e vardıklarında, Kayser ve müttefiklerinin ordularını sınırdan içeriye çekmiş oldukları ve görünürde savaşılacak hiçbir düşmanın olmadığını öğrendiler. Böylece Hz. Peygamber (s.a) ve İslam ordusu çok geniş sahalarda prestijini arttıracak olan ve aynı zamanda bir damla da kan dökmedikleri manevi bir zafer kazanmış oldu.
Bu konuda, Rasul-i Ekrem'in (s.a) gazalarını kaleme alan tarihçilerin Tebûk Seferi ile ilgili olarak serdettikleri genel intibanın sahih olmadığına işaret etmek uygun olur. Onlar, olayı sanki Arabistan'ın sınırları yakınında Roma ordularının toplanması hakkındaki haberler asılsızmış gibi bir tarzda naklederler. Gerçek ise, Kayser'in ordularını toplamaya başlamış olduğu, fakat Rasul-i Ekrem'in (s.a) ondan daha önce davrandığı ve harekete geçmek için gerekli hazırlıkları tamamlamadan onun hareket sahasına girmiş olduğu şeklindedir. Bundan dolayı Kayser cesaretin onda dokuzunun kaçmakta olduğuna inanarak, ordularını sınırlardan geriye doğru çekmiştir.
Çünkü o, İslam uğruna savaşan üçbin yiğit mücahidin daha önce Mute'de yüzbin kişilik bir kuvveti perişan edip biçare hale soktuğunu henüz unutmuş değildi. Bundan dolayı o, yüz veya ikiyüzbin kişilik bir ordu ile bile aynı kıvamdaki otuzbin mücahidden meydana gelmiş ve üstelik Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat komutasındaki böyle bir ordu ile savaşmayı göze alamadı.
Rasul-i Ekrem (s.a) , Roma İmparatoru Kayser'in kuvvetlerini sınırdan çektiğini anladığı zaman, Suriye içlerine doğru yürümesinin mi, yoksa Tebûk'te durup beklemesinin ve manevi zaferini politik ve stratejik avantaja dönüştürmenin mi daha uygun olacağını düşündü. Sonunda ikinci alternatifi seçerek Tebûk'te kalıp beklemeye karar verdi ve Tebûk'te yirmi gün kaldı. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (s.a) Roma İmparatorluğu ile İslam devleti arasında yer alan ve Roma İmparatorluğunun idaresi altında olan küçük tampon devletlere baskıda bulundu ve boyun eğdirip kendilerini İslam devletine cizye vermeye mecbur etti. Mesela, bazı Hıristiyan liderler, Dumetu'l-Cendel'den Ukaydin bin Abdulmelik Kindi, Eylen'den Yuhanna bin Ruba Mekna ayrıca Cerba ve Azruh kabilelerinin reisleri Medine İslam devletine itaat edip ona cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun bir sonucu olarak İslam devletinin sınırları, Roma İmparatorluğuna kadar genişledi ve Kayser tarafından Arabistan'a karşı kullanılmakta olan bütün Arap kabileleri, bu sefer Romalılara karşı müslümanların müttefiki oldular.
Bütün bunların ötesinde Tebûk seferinde elde edilen bu moral ve manevi zafer, Romalılarla uzun sürecek bir anlaşmazlığa girmeden önce müslümanlara Arabistan üzerindeki hakimiyetlerini güçlendirmek için çok kıymetli bir fırsat sağladı. Zira bu durum, ister "şirk"in destekçileri olsun, isterse İslam kisvesi altında "şirk"lerini gizlemiş kimseler olsun, eski "cahiliye" düzeninin yakın bir gelecekte yeniden canlanıp toparlanması konusunda hala umut beslemekte olan kimselerin belini kırdı. Şartların zorlaması, bu tip insanların büyük çoğunluğunun İslam dairesinin içinde toplanmasını sağlamıştır ve en azından, sözkonusu kimselerin hemen sonraki nesillerine gerçek müslüman olma imkanını sağlamıştır. Artık geriye bu sahada, eski düzenin destekçilerinden çok zayıf bir azınlık kalmıştı, fakat artık bunlar, Allah'ın, tamamlamak üzere Rasulü'ne indirmiş olduğu İslami inkılabın önünde duramazdı.
Dönemin Problemleri: Eğer biz, daha önce geçen olayların arka planını gözönüne alırsak toplumun o dönemde karşılaşmakta olduğu problemleri kolayca anlarız.
O hususlar şunlardır:
1. Tüm Arabistan'ı tam bir "Daru'l-İslam" haline getirmek,
2. İslam'ın nüfuzunu komşu ülkelere taşımak, yaymak.
3. Münafıkların fitnelerine son vermek.
4. Müslümanları, gayri müslim dünyaya karşı cihad için hazırlamak,
1) Şimdi; madem ki tüm Arabistan'ın idaresi müminlerin eline geçmiş ve bütün muhalif kuvvetler çaresiz hale düşmüştü. O halde Arabistan'ın tam bir "Daru'l-İslam" (İslam ülkesi) haline dönüştürülmesi lüzumu hakkındaki politika hususunda açık bir deklerasyon yayınlanması gerekli idi. Bundan dolayı aşağıda zikredilen ölçüler benimsendi:
a. "Müşriklerle" olan bütün anlaşmların geçersiz olduğunu öngören açık bir beyanat ilan edildi. Buna göre, müslümanlar dört aylık bir süreden sonra anlaşmaların müşrikler lehinde getirdiği bütün sorumluluklardan azade olacaklardı. (bkz. 1-3. ayetler)
Bu deklarasyon, "şirk" temeline dayanan hayat tarzını bütünüyle kökünden kazımak ve Arabistan'ı her ne suretle olursa olsun İslam'ın ruhu ile çatışmayacak ve O'nun için bir iç tehlike arzedemeyecek şekilde sadece İslam'ın merkezi yapmak için gerekli idi.
b. Arabistan'ı ilgilendiren tüm meseleler içinde ana konumunu muhafaza eden Harem-i Şerif'e (Ka'be) hizmet, yani sedanet (Ka'be bakıcılığı) ve sikayet (su dağıtma) işlerinin bundan böyle müşriklerden alınıp müminlerin eline verileceği ve sürekli onların elinde kalacağı hususunda ilahi bir hüküm indi. (12. ve 18. ayetler arası) . Aynı şekilde "cahiliye" döneminden kalan adet ve uygulamalar artık ilga edilip kaldırılmalıydı, hatta "müşrikler" Beytullah'a yaklaştırılmamalıydılar. (28.ayet) Bu, "şirkin" her türlü eserini, sadece Allah'a ibadet ve itaatına mahsus olan Ka'be'den silip kökünden kazımak içindi.
c. "Cahiliye" günlerinde haram ayların yerlerini dağiştirmek suretiyle takip etmekte oldukları ve küfrün bir parçası olan "Nesi" konusundaki kötü uygulama yasaklanmıştır (Ayet,37) . Bu, aynı zamanda Arabistan ve daha sonra dünyanın her yerinde bulunan müslümanların hayatından, cahiliye adetlerinden arta kalanlar türlü emarenin kökünü kazıma hususunda bir ilke vazifesini görmüştür.
2) Müslümanlara, İslam'ın etkinliğini, Arabistan haricinde daha uzaklara götürmek ve yaymak için, İslam dışı güçleri kılıçla sindirmeleri ve İslam devletinin hakimiyetini kabul etmeye zorlamaları emredildi. Roma ve İran İmparatorlukları, bu yolda en büyük engeli teşkil ettikleri için onlarla bir sürtüşme ve anlaşmazlığa girilmesi kaçınılmazdı. Cihadın gayesi onları, İslam'ı kabul hususunda zorlamak değildi. Çünkü onlar İslam'ı kabul etmek veya etmemekte serbestti. Fakat cihadın hedefi,onların başkalarını kendi sapıklıklarına itmelerine ve çoğalmalarına engel olmak idi. Müslümanlara, diledikleri takdirde, onların sapıtmış hallerinden vazgeçip kurtulabilecekleri bir süre sapıklıklarına müsamaha göstermeleri, aksi halde, kafirlere İslam devletine bağlı olduklarının bir nişanesi olarak "Cizye" (29. ayet) vermeyi şart koşmaları emredildi.
3) Önemli üçüncü mesele, aleni cürümlerine rağmen, şimdiye kadar hoşgörü ile karşılanan münafıkların fitnelerine son vermek oldu. Mademki dışarıdan fiilen hiçbir baskı yoktu, o halde müslümanlar, münafıklara açıkça kafirler olarak muamelede bulunmaları emredilmeliydi ve öyle oldu (73. ayet) . Buna uygun olarak Hz. Peygamber (s.a) Tebûk seferine katılmama konusunda halkı ikna edip vazgeçirmek için istişarelerde bulunmak üzere toplandıkları Süveylim'in evini ateşe verdi. Yine bunun gibi, Tebûk dönüşünde, gerçek müminlere karşı komplolar düzenlemek maksadıyla fitnelerine bir kılıf vazifesi görmek üzere inşa ettikleri mescidi (Mesid-i Dırar) yıkmalarını ve yakmalarını emretti.
4) Müslümanların tüm İslam dışı dünyaya karşı "Cihad" etmek maksadıyla hazırlanabilmesi için, ehemmiyetsiz de olsa, "İman" konusunda maruz kaldıkları bu hafif zaafiyetlerinin tedavi edilmesi gerekliydi. Çünkü artık özellikle bütün İslam dışı dünya ile ortaya çıkacak bir sürtüşme ve mücadelede tek başına karşı koyma mecburiyeti karşısında kalındığı zaman, İslam toplumu için, iman zaafiyetinden daha büyük başka bir tehlike yoktu. Tebûk'e düzenlenen seferden geriye kalmış veya en azından ihmalkarlık göstermiş olanlar şiddetle itham edilmiş ve eğer bu farzı yerine getirmemeleri hususunda makul mazeretleri yoksa, onlar münafıklar olarak kabul edilmişlerdi. Dahası, "İla-i Kelimetullah" (Allah sözü ve hükümlerinin üstün olması) konusunda yapacağı gayretlerin ve İslam ile "küfür" arasındaki mücadelede oynayacağı rolün gelecekte bir müslümanın imanı hakkında tek ölçü olacağı hususunda açık bir beyanatta bulunulmuştur. Bu nedenle "Eğer bir kimse canını, malını vaktini ve enerjisini bu gaye için feda etmekte tereddüt gösterirse, onun imanı gerçek, saf ve makbul olarak görülmeyecektir" (81 ve 96. ayetler arası) . Bu bakımdan cihad konusunda zaaf gösteren bir kimsenin yaptığı amelleri asla cihadın yerini almayacaktır.
Bu sureyi tetkik ederken yukarıda zikredilen önemli noktalar dikkate alınırsa, o takdirde bunlar, surenin muhtevasının anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
ÖZET Temel Konu: Savaş ve Barışın Problemleri
Enfal suresinin bir devamı olarak bu sure de savaş konusundaki problemleri ele alır ve konuyu Tebûk Seferi üzerinde temellendirir.
İşlenen konular ve birbiriyle bağlantıları:
1-12 Bu bölüm, başkalarıyla yapılan anlaşmaların dokunulmazlığını (kudsiyetini) ele alır ve karşı tarafın bunlara içtenlikle uymadığı hallerde son vermeden önce gözönünde bulundurulması gereken prensip, hüküm ve nizamları ortaya koyar.
13-37 Bu bölümde müslümanlar, fitneci ve hasmane davranışlarının sonuçları konusunda gereken uyarının yapıldığı Yahudi, Hıristiyan ve müşrik Araplar'la, Allah'ın rızası için savaşmaya teşvik edilmişlerdir.
38-72 Bu kısımdaki (muhaverede) , eğer küfürle yapılan mücadeleye katılmışlarsa ancak o zaman, Allah'ın vadettiği mükafatlara varis (sahip) olacakları, müslümanlara açık ve seçik olarak anlatılmıştır. Çünkü, gerçek müslümanları münafıklardan ayıran ölçü budur. Öyleyse gerçek müslümanlar, tehlike, engel, zorluk ve iğva gibi şeylere aldırmaksızın cihadda yerlerini almalıdır.
73-90 Bu bölüm münafıklar meselesiyle ilgilidir ve onlara karşı takınılması gereken tavra ait kural ve düzenlemeler koyarak, onları gerçek müslümanlardan ayıran mümeyyiz vasıflara işaret eder.
91-110 Bu kısım, savaştan geri kalan ve Tebûk'e düzenlediği Cihad seferinde Hz. Peygamber'e eşlik etmeyenlerin durumunu ele alır. Bu amaçla sözkonusu şahıslar muhtelif kategorilere ayrılır; yani, bunlar sakatlar, hastalar, fakirler, münafıklar, hatasını anlayıp daha Hz. Peygamber (s.a) Tebûk'ten dönmeden önce nefislerine kahredenler ve hatalarını ikrar edenler gibi birkaç sınıfa ayrılır. Onların durumları, suçlarının karakteri şumulüne uygun olarak ve onlara Kainatın Hakimi olan Allah'ın, onların yardımcısı ve koruyucusu olduğu teminatı verilmiştir. Buna uygun olarak Allah, Tebûk seferinde yer almayan üç mümini samimiyetlerinden dolayı affetmiştir.
Sonuç bölümünde müminlere, hidayetleri için gerekli olan genel talimat verilmiştir.
Surede varılan sonuç şudur: "Şefkatli, merhametli ve size çok düşkün olan Rasulullah'a uyun ve kainatın Rabbi olan Allah'a tevekkül edin. O'na güvenin."
(Ey müşrikler! Öyleyse ahdinizin bozulduğu şu andan i'tibâren) artık yeryüzünde dört ay daha dolaşın; ama bilin ki siz, Allah’ı aslâ âciz bırakıcılar değilsiniz ve muhakkak ki Allah, kâfirleri rezîl edicidir!— H.Neşriyat
Ve ezanun minallâhi ve resûlihî ilân nâsi yevmel haccıl ekberi ennallâhe berîun minel muşrikîne ve resûluhu, fe in tubtum fe huve hayrun lekum, ve in tevelleytum fa'lemû ennekum gayru mu'cizîllâh (mu'cizîllâhi), ve beşşirillezîne keferû bi azâbin elîm(elîmin).
Ve Hacc-ı Ekber (en büyük hac) günü Allah ve Resûlünden insanlara bir i'lândır ki, şübhesiz Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. O hâlde tevbe ederseniz, artık bu sizin için hayırlıdır ve eğer (İslâm’dan) yüz çevirirseniz o takdirde bilin ki, siz Allah’ı aslâ âciz bırakıcılar değilsiniz. (Ey Habîbim!) İnkâr edenleri (pek) elemli bir azâb ile müjdele!— H.Neşriyat
Ancak kendileriyle andlaşma yaptığınız, sonra da (andlaşma şartlarında) size hiçbir eksiklik yapmamış ve aleyhinizde hiçbir kimseye yardım etmemiş olan müşriklermüstesnâ; artık onlara müddetleri (bite)ne kadar andlaşmalarını tamamlayın! Muhakkak kiAllah, (sözünde durup, haksızlıktan) sakınanları sever.— H.Neşriyat
Fe izânselehal eşhurul hurumu faktulûl muşrikîne haysu vecedtumûhum ve huzûhum vahsurûhum vak'udû lehum kulle marsad (marsadin), fe in tâbû ve ekâmûs salâte ve âtûz zekâte fe hallû sebîlehum, innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Fakat haram aylar çıktığı zaman, artık müşrikleri, kendilerini bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın ve kendilerini (kaçmalarını önleyerek) hapsedin; her gözetleme(ve geçit) yerine onlar(ı bulundukları yerden çıkartmamak) için oturun (o kavşakları tutun)! Fakat tevbe ederler, namazı hakkıyla edâ ederler ve zekâtı verirlerse, artık yollarını serbest bırakın! Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.— H.Neşriyat
Ve in ehadun minel muşrikînestecâreke fe ecirhu hattâ yesmea kelâmallâhi summe eblighu me'menehu, zâlike bi ennehum kavmun lâ ya'lemûn(ya'lemûne).
Eğer müşriklerden biri senden emân dilerse, artık ona emân ver; tâ ki Allah’ın kelâmını işitsin; sonra da onu emîn olacağı yere ulaştır! Bu (emân), elbette onların(hakikati) bilmeyen bir kavim olmalarındandır.— H.Neşriyat
Keyfe yekûnu lil muşrikîne ahdun indallâhi ve inde resûlihî illâllezîne âhedtum indel mescidil harâm(harâmi), fe mâstekâmû lekum festekîmû lehum, innallâhe yuhıbbul muttekîn(muttekîne).
Müşrikler için, Allah katında ve Resûlü yanında (sözlerinde durmadıkları hâlde)nasıl bir andlaşma olabilir? Ancak (Hudeybiye günü) Mescid-i Harâm’ın yanında kendileriyle andlaşma yaptıklarınız müstesnâ. Artık (onlar) size dürüst davranırlarsa, o hâlde (siz de) onlara böyle doğrulukla muâmele edin! Şübhesiz ki Allah, takvâ sâhiblerini sever.— H.Neşriyat
Keyfe ve in yazherû aleykum lâ yerkubû fîkum illen ve lâ zimmet (zimmeten), yurdûnekum bi efvâhihim ve te'bâ kulûbuhum, ve ekseruhum fâsikûn(fâsikûne).
Nasıl (bir andlaşmaları olabilir ki)? Eğer (onlar) size galib gelselerdi, hakkınızda ne bir yemin, ne de bir ahd (söz) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnûd ederler, fakat kalbleri(buna) yanaşmaz! Onların çoğu (sözlerinde durmayan) fâsık kimselerdir.— H.Neşriyat
İşterev bi âyâtillâhi semenen kalîlen fe saddû an sebîlihî, innehum sâe mâ kânû ya'melûn(ya'melûne).
Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar da (insanları) O’nun yolundan men' ettiler. Muhakkak ki onların yapmakta oldukları ne kötüdür!— H.Neşriyat
Fe in tâbû ve ekâmus salâte ve âtuz zekâte fe ıhvânukum fîd dîn (dîni), ve nufassılul âyâti li kavmin ya'lemûn(ya'lemûne).
Artık tevbe ederler, namazı hakkıyla kılarlar ve zekâtı verirlerse, o takdirde dinde kardeşlerinizdirler. (Bu hakikatlerin kıymetini) bilecek bir kavim için âyetleri açıklıyoruz.— H.Neşriyat
Ve in nekesû eymânehum min ba'di ahdihim ve taanû fî dînikum fe kâtilû eimmetel kufri innehum lâ eymâne lehum leallehum yentehûn(yentehûne).
Eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozarlar ve dîninize dil uzatırlarsa, artık küfrün o önderlerini öldürün! Çünki onlar yeminleri(ne bağlılıkları) olmayanlardır; tâ ki(diğerleri o hâllerinden) vazgeçsinler.— H.Neşriyat
E lâ tukâtilûne kavmen nekesû eymânehum ve hemmû bi ihrâcir resûli ve hum bedeûkum evvele merrah(merratin), e tahşevnehum, fallâhu ehakku en tahşevhu in kuntum mu'minîn(mu'minîne).
Yeminlerini bozan, peygamberi (Mekke’den) çıkarmaya azmeden ve size karşı(savaşa) önce kendileri başlayan bir kavimle savaşmayacak mısınız? Onlardan korkacak mısınız? Eğer (siz) mü’min kimseler iseniz, o hâlde (iyi bilin ki) Allah, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.— H.Neşriyat
Kâtilûhum yuazzibhumullâhu bi eydîkum ve yuhzihim ve yansurkum aleyhim ve yeşfi sudûre kavmin mu'minîn(mu'minîne).
Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onlara azâb etsin ve onları rezîl etsin, hem onlara karşı size yardım etsin ve mü’minlerden bir topluluğun gönüllerine şifâ versin!— H.Neşriyat
Em hasibtum en tutrekû ve lemmâ ya'lemillâhullezîne câhedû minkum ve lem yettehızû min dûnillâhi ve lâ resûlihî ve lâl mu'minîne velîceh(velîceten), vallâhu habîrun bi mâ ta'melûn(ta'melûne).
Yoksa (siz), içinizden cihâd edenleri ve Allah’dan, Resûlünden ve mü’minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri Allah ortaya çıkarmadan, kendi hâlinize bırakılacağınızı mı sandınız? Hâlbuki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.— H.Neşriyat
Mâ kâne lil muşrikîne en ya'murû mesâcidallâhi şâhidîne alâ enfusihim bil kufr(kufri), ulâike habitat a'mâluhum ve fîn nâri hum hâlidûn (hâlidûne).
Müşriklerin, kendi küfürlerine (bizzat) kendileri şâhidler iken, Allah’ın mescidlerini (husûsan Kâ'be’yi) i'mâr etmeleri olacak şey değildir! İşte onların amelleri boşa gitmiştir. Ve ateşte onlar, ebedî olarak kalıcıdırlar.— H.Neşriyat
İnnemâ ya'muru mesâcidallâhi men âmene billâhi vel yevmil âhıri ve ekâmes salâte ve âtez zekâte ve lem yahşe illâllâhe fe asâ ulâike en yekûnû minel muhtedîn(muhtedîne).
Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe îmân eden, namazı hakkıyla edâ eden, zekâtı veren ve Allah’dan başkasından korkmayan kimseler i'mâr eder; işte hidayete erenlerden olmaları umulanlar da onlardır!— H.Neşriyat
E cealtum sikâyetel hâcci ve ımâratel mescidil harâmi ke men âmene billâhi vel yevmil âhıri ve câhede fî sebilillâh(sebilillâhi), lâ yestevûne indallâh(indallâhi), vallâhu lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Hacılara su vermeyi ve Mescid-i Harâm’ı i'mâr etme (hizmetiyle meşgûl olan kimse)yi, Allah’a ve âhiret gününe îmân eden ve Allah yolunda cihâd eden bir kimse gibi mi tuttunuz? (Hâlbuki onlar) Allah katında bir olmazlar. Allah ise, zâlimler topluluğunu(isyanlarındaki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez.— H.Neşriyat
Ellezîne âmenû ve hâcerû ve câhedû fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim a'zamu dereceten indallâh(indallâhi) ve ulâike humul fâizûn (fâizûne).
Îmân edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd edenler, Allah katında derece i'tibârıyla daha büyüktürler. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir!— H.Neşriyat
Yubeşşiruhum rabbuhum bi rahmetin minhu ve rıdvânin ve cennâtin lehum fîhâ naîmun mukîm(mukîmun).
Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve bir rıdvânı (en büyük ihsan olarak kendilerinden râzı olduğunu) ve onlar için içlerinde dâimî ni'metler bulunan Cennetleri müjdeler!— H.Neşriyat
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızû âbâekum ve ihvânekum evliyâe inistehabbûl kufre alâl îmâni, ve men yetevellehum minkum fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).
Ey îmân edenler! Eğer îmâna karşı küfrü (tercîh edip) seviyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (dahi gerçek) dostlar edinmeyin! Artık içinizden kim onları (o hâlde iken gerçek) dost edinirse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.— H.Neşriyat
Kul in kâne âbâukum ve ebnâukum ve ıhvânukum ve ezvâcukum ve aşîretukum ve emvâlunıktereftumûhâ ve ticâratun tahşevne kesâdehâ ve mesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum minallâhi ve resûlihî ve cihâdin fî sebîlihî fe terabbesû hattâ ye'tiyallâhu bi emrihî, vallâhu lâ yehdîl kavmel fasikîn(fasikîne).
De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz, kabîleniz, kazandığınız mallar, (iyi iken) durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticâret ve hoşunuza giden meskenler size Allah’dan, Resûlünden ve O’nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise, artık Allah (hakkınızda azab) emrini getirinceye kadar bekleyin! Çünki Allah, fâsıklar topluluğunu (isyanlarındaki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez.'— H.Neşriyat
Lekad nasarakumullâhu fî mevâtıne kesîratin ve yevme huneynin iz a'cebetkum kesretukum fe lem tugni ankum şey'en ve dâkat aleykumul ardu bi mâ rahubet summe velleytum mudbirîn(mudbirîne).
And olsun ki Allah, size birçok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etmişti. Hani(o gün) çokluğunuz sizi gururlandırmıştı da (bu i'timâdınız) size hiçbir fayda vermemişti ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti; sonra (düşmana) arkanızı çeviren kimseler olduğunuz hâlde dönüp kaçmıştınız.— H.Neşriyat
Summe enzelallâhu sekînetehu alâ resûlihî ve alâl mu'minîne ve enzele cunûden lem terevhâ ve azzebellezîne keferû ve zâlike cezâul kâfirîn(kâfirîne).
Sonra Allah, peygamberinin üzerine ve mü’minlerin üzerine sekînetini (kalblere sükûnet ve huzur veren rahmetini) indirdi; hem sizin görmediğiniz (meleklerden) ordular indirdi ve inkâr edenlere azâb etti. Kâfirlerin cezâsı ise, işte budur.— H.Neşriyat
Summe yetûbullâhu min ba'di zâlike alâ men yeşâu, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Sonra Allah, bunun ardından dilediğinin tevbesini kabûl eder (hikmetine binâen kendi lütfundan ona tevbe nasîb eder). Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.— H.Neşriyat
Yâ eyyuhâllezîne âmenû innemâl muşrikûne necesun fe lâ yakrabûl mescidel harâme ba’de âmihim hâzâ ve in hıftum ayleten fe sevfe yugnîkumullâhu min fadlihî in şâe, innallâhe alîmun hakîm(hakîmun).
Ey îmân edenler! Müşrikler ancak bir necis (bir pislik)tir; bu yıllarından sonra artık Mescid-i Harâm’a (Kâ'be ve civârına) yaklaşmasınlar! Fakat (bundan dolayı) fakirliğe düşmekten korkarsanız, o takdirde Allah dilerse, sizi fazlından ileride zengin edecektir. Şübhesiz ki Allah, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.— H.Neşriyat
Kâtilûllezîne lâ yu’minûne billâhi ve lâ bil yevmil âhıri ve lâ yuharrimûne mâ harramallâhu ve resûluhu ve lâ yedînûne dînel hakkı minellezîne ûtûl kitâbe hattâ yu’tûl cizyete an yedin ve hum sâgirûn(sâgirûne).
Kendilerine kitab verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe îmân etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dîni din edinmeyen kimselerle, zelil bir hâle düşmüş kimseler olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın!— H.Neşriyat
Ve kâletil yahûdu uzeyrunibnullâhi ve kâletin nasârâl mesîhubnullâh(mesîhubnullâhi) zâlike kavluhum bi efvâhihim yudâhiûne kavlellezîne keferû min kablu kâtelehumullâh(kâtelehumullâhu) ennâ yu'fekûn(yu'fekûne).
Yahudiler: 'Uzeyr, Allah’ın oğludur' dediler; hristiyanlar da: 'Mesîh, Allah’ın oğludur' dediler. (Hâşâ!) Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Ki) önceden inkâr edenlerin sözüne benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!— H.Neşriyat
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar